GECE YOLCULUKLARI

DÜŞÜNEN VE SORGULAYANLAR İÇİNDİR

BEN ATEİSTİM Ağustos 16, 2007

Kategori: SİZDEN GELENLER — geceyolculuklari @ 9:45 pm

Ben Ataistim

UZUN DEYİP GEÇMEYİN LÜTFEN OKUYUN.HAK RIZASI İÇİN.HAYRAN KALACAKSINIZ

Beyaz esya pazarlamacisi kamyondan iner. Beyaz esya satan dukkana girer .Dukkanda dini bir konuda sohbet yapilmaktadir. Satici sohbet esnasinda kafasini uzatarak:
-Merhaba , ben ateistim, sizinle dini konularda tartisabiliriz, dedi.
Dukkanda bulunanlardan biri olan Necmi Abi
-Hos geldin Ateist kardes,
-Hos bulduk
-Buyur gel oturalim, sohbet edelim.
Ateist oturur.
-Isminiz nedir ateist kardes?
-Yildirim
-Merhaba Yildirim memnun oldum benim adim da Necmi.
-Sagol.
-Sen akilli, zeki birine benziyorsun, dedi Necmi Abi.
- Nerden bildin? Diye sordu Yildirim.
( Necmi abi bastan yaglama yapiyor ki kapi sonra gicirdamasin)

-Pazarlama mudurusunuz, aptal adami mudur yapmazlar .Ordan anladim, dedi.
-Tesekkur ederim.
O yuzden sen ateist olamazsin.Ateist olmak icin akilsiz aptal olmak lazim. Cunku su kainata baktigimizda her sey Allah’in varligini bize gosteriyor, dedi.

Yildirim sessiz beklemede. Necmi abi cebinden gozlugunu cikardi.
-Yildirimcigim madem sohbet edicez , sevdim seni.
-Ben de sizi sevdim, severim konuskan insanlari,dedi Yildirim.

Necmi abi gozlugu gostererek:
-Buna ne dersiniz Yildirimcigim?
-Gozluk deriz, dedi.
-Biz de gozluk deriz.
Cebinden kalem cikartip:
-Buna ne dersiniz?
-Kalem deriz, dedi.
-Biz de kalem deriz, dedi Necmi abi. Buarada dukkan sahibi bir tepsi seftali ortaya koydu sohbet esnasinda afiyetle yensin diye.
Necmi abi bir seftaliyi eline alarak:
-Peki buna ne dersiniz Yildirimcigim? dedi
-Seftali deriz, dedi.
-Bak iste biz de seftali diyoruz.Demek ki gorus ayriligimiz yok. Simdi sen buna seftali desem ben patates desem, digerine kalem desen ben de baston desem herhalde bu adamla sohbet edilmez deyip kalkip giderdin. Demek ki baktigimizda ayni seyleri gorebiliyoruz.
Simdi biz bu seftaliyi nerden aldik Yildirimcigim?
-Manavdan, dedi.
-Hayir oyle degil. Yani denizden mi cikardik, topraktan mi cikardik, yoksa agactan mi topladik?
-Agactan dedi.
-Peki bu agacin asli nedir?
-Nasil yani? diye sordu Yildirim.
-Yani bu agac aslinda bir odun degil mi?
-Evet dogru, biz agac diyoruz ama asli odun.
-Peki bu odun seftali yapmayi ogrenmek icin okula gitti mi? Kursa gitti mi?
-Gitmez tabi ki, dedi.
-Akli var midir bu odunun? Dusunup desin ki : Ya ben bu insanlara seftali yapayim de afiyetle yesinler.
Yildirim dusundu:
-Akli yok, dedi.Okula da gitmedi.
-Yani Yildirimcigim, bu odun oyle bir sey uretiyor ki tadi, rengi, kokusu hosumuza gidiyor, icindeki vitamin vucudumuzu besliyor. Yildirimcigim bu seftaliyi bize bizi taniyan biri mi verebilir yoksa bu odun mu verebilir?

Yildirim dondu kaldi. Durdu, dusundu:
-Sen, dedi. Bir deryasin.
Necmi abi gulumseyerek:
-Ben derya degilim , derya bizim okudugumuz Kuran Tefsiri kitaplaridir. Iste Yildirimcigim. Bizi taniyan, seven, aciyan ve neyden hoslandigimizi bilen bir Rabbimiz var. O seftaliye kokuyu veren , burnumuza da o kokuyu alma kabiliyeti vermis. Tadini veren, dilimize tat alma kabiliyeti vermis. Iste O bizim Rabbimizdir, Allah’imizdir.
Necmi abi devam ederek:
-Mesela dedi inegin sut vermesi. Inek bizi tanimaz. Arinin bal vermesi, ari bizi tanimaz. Simdi biz bilim adamlarini toplayip desek ki: Ya profesorler , bu arilar var ya cok terbiyesiz seyler, biz balini almaya gidince bizi sokuyorlar. Biz bundan sonra ari bali yemek istemiyoruz. Biz siz bal yapin, bize profesor bali yapin biz ondan yemek istiyoruz desek. Bize ari gibi bal yapabilir mi profesorler?
-Yapamazlar dedi.
-Peki profesorun yapamadigi bali, bir sinek nasil yapabiliyor? Kuran’da Nahl suresi var. Orda Allah diyor ki : Ben ariya vahyediyorum, emrediyorum insanlar icin sifali olan bali uretiyor. Kuran’da iki yerde sifa kelimesi gecer. Birinde Allah’in Peygambere vahyettigi Kuran’in inanlara sifa oldugu soylenir, digerinde ise Allah’in arilara vahyettigi balin butun insanlara sifa oldugu soylenir.

Yildirim iyice saskin vaziyette bakiyor. Necmi abi devam ederek:
-Mesela 5 kisilik bir taksi, saat kulesinin etrafinda kendi kendine doner mi?
-Tabi ki donmez, dedi Yildirim.
-Peki 5 kisilik taksi kendi kendine donmezken 7 milyarlik dunya kendi kendine nasil donuyor? Demek ki onu bir donduren var . Yildirimcigim hic baklava baklavacisiz baklavalasir mi?
Yildirim gulumseyerek —Hayir, dedi
-Iste maalesef modern bilim baklavayi goruyor ama baklavaciyi gormek istemiyor.
-Yahu siz nereye takiliyorsunuz? Hocaniz kim? dedi Yildirim
-Sevgili kardesim benim Hocam Bediuzzaman’dir, ben onun yazdigi eserleri okurum dedi Necmi abi.
-Yapma ya o mu hocaniz?
Necmi abi :
-Sen bize takil neselenirsin , dedi
-Belli ya cok neseli bir insansin, bir odundan neler cikardin, dedi Yildirim.
-O bu bisey mi Yildirimcigim biz de daha ne odunlar var .
Guluserek vedalasip ayrildilar.

Yazarı : Feti Alaçam

 

CEN.NET CAFE… Ağustos 16, 2007

Kategori: Güncel, HİKMET DAMLALARI, SİZDEN GELENLER, Yansımalar — geceyolculuklari @ 9:24 pm

CEN.NET CAFE…

Falanca Camii imamı Abdullah hoca, resmi işlerini yaptırmak için nüfus müdürlüğüne gider.Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet-cafenin yolunu tutmak zorunda kalır. Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim CEN.NET CAFE… “fesüphânallah’ lar, estağfirullah’ lar çektirir hoca efendiye, hem de ardı arkasınca: Cafe işleten delikanlıya hacetini söyler:
- Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?
- Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim. Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulunduğu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline. Demek ki der gençlerin giripte bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır. Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak,huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur. Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir “fesuphanallah” daha çeker
ve:
- Âhir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine…
Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur Abdullah amca. En azından bu da bir hürmet ifadesidir. “Aferin” derken içinden, hayıflanır istemeden:
- Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.
Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, ne kendisine ne de acıdığı gençlere bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir:
- Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?
- Buyurun amcacığım, ne soracaktınız?
- Sen Allah’ı bilir misin?
Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları, her baktığında bir “fesuphanallah” daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır. Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:
- Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini nasıl bilmez amca? Hayretle sormaktan alamaz kendisini:
- Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah’ı, bana bir anlatır mısın?
Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:
- Bu bilgisayar ile biliyorum amcacığım.
- Bunlarla mı? Delikanlı pek anlayamadım.
- Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah’ın varlığının en açık delillerinden biridir. Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca, böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir. Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını, mutlaka birisi tarafından yapılmış olduğunu söyler sana. Meselâ Darwin denilen mendebur kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki: “Bu âlet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.” Darwin bile “çüşş lan deve” der. Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:
- Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım?
- Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlanmış, hepsi bir program tarafından idare ediliyor. Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur; yani bir mânâda farzı muhal buranın tanrısı benim. Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar
oluyor. Hemen yakalıyorum kerataları. “Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle! Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılıvereceğinizi mi zannettiniz? ” “Paramız yok abi!” derlerse; “Yok öyle yağma!” deyip cezalandırıyorum. İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camlan silip tuvaleti temizlettiriyorum. Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insandan? Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatın, kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı? Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?
- Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah’ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?
-Ben Allah’ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.
- Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım? Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:
- Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır. Birbirlerine benzemezler. Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka. Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır. Kamerası vardır, ses düzeni vardır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır. Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti. Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu. Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama delikanlı ile muhabbete devam etmek istedi.
- Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?
- Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda kendimi yeterli görmüyorum.
- Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardıma olabilirim belki evlâdım.
- Neler yapmam gerektiğine dair surdan biliyorum amca: Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş. Ben de gönlümde sadece O’na ve sevdiklerine yer vermeliyim, onun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım. İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman onu söylemeli, onu anlatmalıyım. Son olarak bana verdiği bu bedeni onun nzası istikametinde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu onun yolunda eskitmeliyim. Benim bildiğim bundan ibaret…
- Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!
- Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki! Gidilecek yolu bilmek ayn, usulüyle yolda yürüyebilmek apayn bir şey… Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse, Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFİS virüsünü aktif hale getiriyor. Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir virüs programı bulmam lazım belki de..
- Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: TASAVVUF anti-virüs programlarından birisini gönül Hard-diskine kuruyorsun ve her gece kalkıp güncelleyerek, virüs taraması yapıyorsun evlâdım.
Delikanlı aldığı cevaptan hem şaşırmış hem hoşlanmışû. Hoca efendiye
tebessüm ederek:
- Amca bu programı nereden indirebiliriz acaba? Bildiğin bir site var mı? dedi. Hoca efendi aynı tebessümle cevap verdi:
- Bunun korsan sürümlerine çok dikkat etmek lâzım evlat. Ehline müracaat ederek lisanslı bir program yüklemelisin bence.
- Sizde var mı öyle bir program?
- Var da, ben yüklemeyi bilmiyorum, ama istersen tanıdık bir programlama biruzmanı tavsiye edebilirim.
- Çok sevinirim, diyen delikanlı, Abdullah Hoca ile tekrar buluşacaklan bir gün kararlaştırarak, hoca efendiyi dükkanından uğurladı. Ve ümit dolu tebessümlerle
arkasından bir müddet seyretti….


 GÖNDEREN CEMİLE KOCAER   ZEYTİNBURNU/İSTANBUL

 

DOSTLUK Temmuz 18, 2007

Kategori: SİZDEN GELENLER — geceyolculuklari @ 10:57 pm

8 DEĞİŞİK YÖNDEN DOSTLUK

Yüzyüze dostluklar vardır.
Güneşle ayçiçeğinin dostluğu böyle bir dostluktur mesela. Ayçiçeği
sabahtan akşama kadar hiç ayıramaz yüzünü güneşten…

Uzak dostluklar vardır.
Denizlerin ortasındaki bir adayla, dağların arasındaki bir göl,
birbirlerinin uzak dostlarıdır. Dostluklarını gündüz kuşlarla, gece
yıldızlarla iletirler birbirlerine…

Sessiz dostluklar vardır.
Dilsiz bir adamla, duymayan bir başka adamın elleri arasında sessiz
bir dostluk oluşur. Her şeyden konuşur sessizce bu eller…

Zorunlu dostluklar vardır.
Pazarla pazartesinin dostluğu gibi. Pazar ağır bir gündür, Pazartesi
hızlı bir gün… Ayak uyduramazlar birbirlerine. Ama dost olmak,
yanyana durmak zorundadırlar…

Uzun dostluklar vardır.
İkindi güneşinin altında uzayan gölgeler birbirlerine kavuşurlar ve
uzun boylu bir dostluk oluşur aralarında…

Günün birinde ölen dostluklar vardır.
Bir bahçe içindeki ahşap ev ile yanıbaşında duran ceviz ağacının
dostluğu gibi… Birgün kocaman elli adamlar ve kocaman gövdeli
makinalar o bahçeye girip de, bir süre sonra evin ve ceviz ağacının
yerinde asık suratlı binalar yükseldiği zaman ölen dostluklar…

Vakitsiz dostluklar vardır.
Bir peçete, bir kağıt mendil vakitsizce dostu oluverir gözlerimizin…
Ya da ayrılırken verilen bir dal karanfil ellerimize o anda gelen
dostluktur…

Bakımsız dostluklar vardır bir de…
Zaten var, zaten dostuz deyip yıllarca bir telefonun, bir kaç cümlelik
mektubun bile çok görüldüğü dostluklar…

HİÇ BİR DOSTLUĞUN BAKIMSIZ KALMAMASI DİLEĞİYLE

( Siz bu dostluklardan hangisini temsil ediyorsunuz…..

GÖNDEREN HASAN FEYYAZ GÜVEN

ERDEMLİ/MERSİN

 

İLİETİŞİM Temmuz 10, 2007

Kategori: SİZDEN GELENLER, İLETİŞİM — geceyolculuklari @ 8:44 pm

  

gunduzhikmet@gmail.com

SİTEMİZDE YAYINDA OLAN YAZILARIMIZLA İLGİLİ

GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİNİZİ BİZİMLE PAYLAŞABİLİRSİNİZ