GECE YOLCULUKLARI

DÜŞÜNEN VE SORGULAYANLAR İÇİNDİR

OSMANLIYI OSMANLI YAPAN DEĞERLER Ağustos 14, 2007

Kategori: BİZ OSMANLIYIZ, EN ÖNDEKİLER, Tarihten İbret levhaları — geceyolculuklari @ 9:19 pm

 

OSMANLIYI OSMANLI YAPAN DEĞERLER

 Üç kıtaya hükümran olmuş,cihan devleti Osmanlının 600 sene boyunca dünya sahnesinde kalabilmesinin sebeplerinin ne olduğu konusu bugün hala tartışılan bir konudur.Biz bu konudaki araştırmaların, çoğunun objektif olmaktan uzak ,ideolojik ve ön yargıya dayalı araştır malar olduğu kanaatindeyiz.Bu gün osmanlı tarihi ile ilgili tarih diye önümüze konulan resmi tarihin, millet olarak bizim fotoğrafımızı yansıtmadığı, bize uymadığı ve gerçek  tarihimizle  örtüşmediği açık bir gerçektir.Objektif ve gerçeğe dayalı verilerden yola çıktığımızda görürüzki; Osmanlıyı osmanlı yapan asıl  ruhun, Osmanlıyı osmanlı yapan değerler manzumesi olduğunu görürüz.Bu değerlerin devlet olarak ortaya çıkması Yüce hünkar Osman gazi ile başlamış sonra diğer osmanlı sultanlarının şahsiyetinde devam etmiştir.Osmanlı devletinin temelleri bu değerler üzerine inşa edilmiştir.Bir çok Osmanlı  sultanlarının hayatlarını yakın mercek altına aldığımızda, genel anlamda Allah Rasülünü aşk derecesinde sevip,yine aşk derecesinde islama bağlı olduklarını görürüz.Başta Osmangazi hazretleri olmak üzere birçok osmanlı padişahanın devlet idaresinde  temel kırıter olarak Allah Rasülününü kendilerine örnek aldıklarını görmekteyiz.Osman gazi hazretleri bu şahsiyetlerin ilki ve en önde gelenidir 

     O Osman Gaziki; bir gece Osmanlının manevi mimarlarıdan Şeyh Edebalinin evinde misafir olarak kaldığında;Kendisine istirahat icin gösterilen odada, duvarda asılı olan Kur’an-ı Kerim’i görünce, ancak müttakilere yaraşbilecek bir davranışla kurana olan saygısından dolayı o gece sabaha kadar uyumamış Şehy Edebali sabahleyin bu durumu fark edip kendisine niye yatmadığını ile ilgili soruyu soruncada “Kuranı bulunduğ bir odada ayağımı uzatıp yatmayı Kurana ve o kitabı gönderen Allaha saygıslık adderim ” diyerek şahsiyetine yakışan bir cevap vermişir. Seyh Edebali bu durumdan cok memnun kaldıgı için kendisini kızı ile evlendirmis ve hayır dualar etmistir.

    Şüphesiz bu saygı bugünkü gibi Kuranınşına ve görüntüsüne olan bir saygıdan ibaret değil, Kuranın kendisine ( içindeki o mukaddes ve ulvi değrlere ) gösterilen bir saygı idi.Aslıda şöyle de denebilir. Allah kendisini ve peygamberini samimi olarak seven bir dostuna kitabına verdiği o güzel değer ve kıymet karşılığında ,Altı saatlik bir hürmete binayen altı yüz sene sürecek bir devleti bahşetmişir.Osmanlıı manevi mimarları olan Allah dostlarının manevi ikliminde yetişen nice Osmanlı sultanları ile birlikte , bu süreç asılar boyu devam etmişir. Baktığımızda Osman gazideki bu hasletleri bir çok Osmanlı Sultanlarıdada görmekteyiz.Onları her biri Kurana ve Peygamberin sünnetine sıkı sıkıya bağı birer Allah dostu idi. Ahir ömürlerini bu uğurda, Allahı dinini yer yüzünde ulaşbilecekleri en uç noktaya kadar götürmenin, yaymanın mücadelesi ile geçirmişerdir. sonundada * ” Kim Allahı,Rasulünü ve iman edenleri dost edinirse bilsinki Allahı yardımı onların üzerinedir. Üstün gelecekte onlardır.Allahı tarafııtutanlardır.( Maide 56 )Ayeti celilesinin bir sonucu olarak üç kıtaya hükümran olmuşardı.

ŞEYH EDEBALI’NIN OSMAN BEYE NASİHATI
Oğul;
İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler!
Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir.
İki paralık güneş aldanıp sonrada karda ayazda kavrulup gitme.
Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin!
Ama;
Bunları nerede nasıl kullanacağını bilmezsen,
Sabah rüzgarında savrulur gidersin.
Öfke ve benliğin bir olup aklını yener!
Daima sabırlı sebatlı ve iradene sahip olasın.
Azminden dönme!
Çıktığın yolu taşıyacağın yükü iyi bil!
Her işin gereğini vaktinde yap!
Açık sözlü ol her sözü üstün alma!
Gördün söyleme, bildin bilme!
Sözünü unutma! Sözü söz olsun diye söyleme!
Ananı, atanı say, bereket büyüklerle bearberdir.
Sevdiğin yere sık gidip gelme kalkar muhabbetin itibar olmaz.
Üç kişiye acı;
Cahiller arasında alime,
Zenginken fakir düşene;
Hatırlı iken itibarını kaybedene!
Unutma ki; yüksekte yer tutanlar aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Düşmanını çoğaltma; düşmanlığın başını da sonunuda sen belirle.
Haklı olduğun da kavgadan korkma!
Bilesin ki;
Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler

Osmanlı Sultanlarıdaki islami Hassasiyet

Sultan II Beyazıd ( Veli )

  Beyazid meydanıdaki caminin inşatı bitmiş ra açılışa gelmişi; Açış bir Cuma günüydü Padişh Sultan Beyazı etrafıdakilere şöyle emretti,                                                                                                                                                                                                                                              – Her kim Ömrü boyunca ikindi ve akşam namazlarının sünnetini hiç terk etmemişe önümüze geçsin ve bügün bize Cuma namazı kıdırn buyurdu.Sonra kendisinden başa hiç kimsenin olmadığını ferk eden Sultan Beyazid bir adım öne çıkarak imam olup Cuma namazını lr. O Şanlı Peygamberine öylesine bağı bir Sultan idi ki; barışta ve savaşa Allah Rasülünün hiç bir sünnetini terk etmemişti.

 Sultan Yıdırım Beyazid ve Molla Fenari

Osmanlı Devletinin dördüncü hükümdarı Sultan YILDIRIM BEYAZİT bir dava ile ilgili olarak şahit gösterilmişti.Bursa kadısı olan Molla fenari’nin huzuruna gelerek konuyla ilgili ifade verecekti. Yıdırım Beyazid konuyla ilgili gördüklerini anlatmaya başlamıştıki   Molla FenariPadişhın sözünü keserek ona şöyle dedi

 -Vakit namazlarını cemaetle kılmıyorsunuz sizin şahitliğnizi kabül edemem! Salondakiler buz gibi olmuşu.Molla Fenari huzuruna gelen koca osmanlı Padişhını şahitliğini Sıf namazı cemaatle kılmıyor diye reddediyordu. Kadı efendi devam etti-Hakka ibadette kusur edenin,halkın hukukunda yalan yere şahitlik edebilme ihtimali vardır.Herkes çabuk asabileşen hükümdarı kadıya karşı ağır hakaretler yapacağını ıbekliyordu.Fakat Yıdırım Beyazid bu hükme rıza göstererek Kadı Efendinin huzurundan sesizce ayrıldı.

YAZARIN YORUMU 

Alın size adalet alın size kanun köle de bir sultanda bir.

 Fatih Sultan Mehmet

FATİH SULTAN MUHAMMED HAN’ IN VAKFİYESİ
——————————————————————————–

Ben ki İtanbul Fatihi Abd-i Aciz Fatih Sultan Mehmet Han, bizatihi alun terimle kazanmış
olduğum akçelerimle satun alduğım İstanbul’ un Taşlık mevkiinde kaim ve malümu’ l-hudut olan 136 bab dükkanıağıaki şartlar muvacehensinde vakfı sahih eylerim.

* Bu gayrımenkulatımdan elde olunacak nem’alarla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim.Bunlar ki, ellerindeki bir kap içinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezerler.Bu sokaklara tükürenlerin, tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki yevmiye 20′şer akçe alsınlar.

*Ayrıa 10 cerrah, 10 tabib ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasp eyledim.
Bunlar ki, ayı
n belli günlerinde İstanbul’ a çıkalar, bil istisna her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar, var ise mümkün ise şifa olalar.Değilise kendilerinden hiçbir karşılık beklemeden Darülacezeye kaldırılarak orada salah buldurulalar.

*Maazallah herhangi bir gıda maddesi buhranı da vaki olabilir.Böyle bir hal karşısın da bıakmış olduğum 100 silah, ehli erbaba verile.Bunlar ki hayvanat-ı vahşnin yumurtada veya yavruda olmadıüı zamanlarda balkanlara çıkıp avlanalar ki zinhar hastaları dasızrakmayalar.

*Ayrcıa külliyemde bina ve inşa eylediğim imaret hanede şehit ve şühedanın yakınları ve Medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler.Ancak yemek yemeye veya almaya bizatihi kendüleri gelmeyenlerin yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle.

YAZARIN YORUMU

Zatı şahanelerinin devletin yönetiminde bu kadar hassas olup kapı kapı vurularak yoksulları ve hasta olanları tespitini yaptıararak, her türlü ihtiyaçlarını gecenin loş karanlığında kimseler görmeden onları gururunu kımayacak bir şkilde kapılarına kadar ulaştırması imani bir sorumluluk ve İslami bir hasasiyetten ileri geliyordu.Bu HZ.ÖMER (R.A) ı ş öğetisinden Kaynaklanıordu. ” FIRATIN KENARINDA BİR KOYUNU KURT KAPSA ALLAH ONU ÖMERDEN SORAR” işe bütün mesele onları herbirisinin ömerleri kendi hayatlarına taşıyabilmeleri idi.

FATİH VE AKŞMSETTİN

Fatih Sultan Mehmet beyaz atına binmiş ordusunun önünde, İstanbul’ ilk defa giriyor, hemen yanında O’nu yetişiren hocası Akşemsettin, Mola Hüsrev ve Molla Gürani yer alıyordu. Şehir halkı yol boyunca dizilmiş heyecanla Türk Ordusuna bakıyordu.Bu arada halk arasıdan bir çok kimse, ellerindeki çiçek demetini Padişha Sunmak için ileri atılıyor. Hepsi de Akşmsettin’i ak sakalıyla ve duruşyla Padişah sanıp çiçekleri O’na sunmaya çalılışınca Akşmsettin atını geri çekip göz ucuyla Fatih’i göstererek:- Sultan Mehmet odur., çiçekleri ona veriniz, demek istiyordu. Fatih Sultan Mehmet, çiçeklerle kendisine doğu yürüyenlere Hocası Akşmsettin’i göstererek:

- Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama O da benim hocamdır diyorordu.

        YAZARIN YORUMU

İşte ilme verilen değer,işte Alİmin önünde en büyük makamın gösterdiğİ tevazu.

FATİ SULTAN MEHMET’İN YARGILANMASI

İtanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, cami inşaatı rasında kullanılacak iki mermer sütunu Sinan Atik isimli Rum mimara teslim eder. Mimar, sütunları 3’er arşın kesip kısaltınca. Buna kızan Fatih de mimarın elini kestirir.Mimar, padişah aleyhine dava açar. Fakat ne Galata ne de Eyüp kadıları padişhı yargılamayı göze alamaz. Şikâyeti Üsküdar Kadsı zır Bey kabul eder ve davayı açar. Mahkemede celb edilen büyük padişah, baş köşye geçmek istediyse de davacıyla birlikte mahkeme huzurunda ayakta bekletilir. Yargılama sonunda padişah suçlu bulunur. Ceza olarak mimara yapılan haksılığın bedeli olarak aynı cezanın Fatih sultan Mehmete tatbik edilmesine, yani padişhıN elinin kesilmesine karar verilir. Rum mimar, mahkemenin verdiğ bu büyük karar karşısında şaşkına döner ve davasından feragat eder.Mimar, kısas istemediğ için Fatih, günde 10 altın tazminata mahkûm olur ve tazminatı kendiliğinden 20 altıa çıkarır. Böylece padişhın eli kesilmekten kurtulur. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre , karardan sonra Fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; “Eğer sen Allah’ın hükmünü uygulamayı, elimi kesmeye beni mahkum etmeseydin bununla başını paramparça ederdim.” der.
Kadı zır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir:
“Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deş
ik ederdim.”
der.

YAZARIN YORUMU

Adalet köleyede kralada eşit şekilde uygulandığı zaman adalet olur.Bu ise bir devleti ayakta tutan o devletin en önemli temel taşlarıdan biridir.Adaletin ise kaynağını islamdan alır.

Ağca Asıan Zekat Parası

Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslümanın günlerce dolaşıp 0 yılın zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamayınca bunun üzerine zekatı tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlundaki bir ağca asıp, üzerine de: “Müslüman kardeşm, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek bir kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al” diye yazdığını ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığını biliyormuydunuz ?

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN VE ASMA AĞACINA ASILAN PARA

Kanuni Sultan Süleyman Han, haçlı saldırılarına son vermek üzere ordusuyla sefere çımıştı Ordu, ağır ağır ilerliyordu. Yol dar olduğundan, ordu mecburen üzümbağları içinden geçiyordu. Hava çok sıak olduğndan asker susuzluktan yanıyordu.Çok güzel üzümleri bulunan, bir bağdan geçerken, askerin biri dayanamayıp, bağdan bir salkım üzümü kopararak biraz olsun susuzluğnu giderdi. Sonra da, asma ağcına, yediğ üzümün çok üzerinde bir para bağlayarak, yoluna devam etti.

Çok geçmeden mola verildi. Asker, kan ter içinde bir köylünün koşrak geldiğni gördü. Hıristiyan köylü ısrarla Padişah ile görüşek istiyordu. Köylüyü Kanuni’nin huzuruna götürdüler. Kanuni sordu:
- Nedir bu hâlin, kan ter içinde kalmışın, yoksa askerler sana zarar mı verdi? diye sordu. Bağ sahibi,
- Ben şikayet için değil memnuniyetimi bildirmek için geldim. Böyle bir askeri, böyle bir komutanı tebrik etmemek insafsızlık olur dedi.Kanuni;
- Askerlerim sizi memnun edecek ne yapmışlar? diye sordu.
- Askerleriniz bağdan geçtikten sonra, asmanın dalında bağlı bir kese gördüm. İçini açtığımda para vardı. Dikkatli baktığımda, bir salkım üzümün koparıdığını gördüm. Anladım ki koparılan üzümün parası olarak bırakılmış sizde böyle güzel ahlaklı asker olduğ müddetçe sıtınız yere gelmez dedi.

     Kanuni, derhal o askerin bulunmasını emretti. Hıristiyan köylü, bu askere ne gibi mükafat verilecek diye merakla beklemeye başadı. Nihayet asker bulunup, Padişhın huzuruna getirildi.

Kanuni,

 -(Niçin izinsiz iş yaparsın? Parası verilmiş olsa bile, sahibinden habersiz mal almanın caiz olmadığını bilmiyor musun?) diyerek askeri azarladı Sonra da, (Bu asker derhal ordudan uzaklaştırılsın) diye emir verdi.Hıristiyan köylü heyecanla Kanuni’ye sordu:
- Ben bu askerin mükafatlandırılması için gelmiştim, siz onu niye cezalandıdırdınız? diye sordu. Kanuni
- Kursağında, haram lokma bulunan bir askerle zafer kazanılmaz. Bunun için ordudan attım. Eğer aldığı 0 üzümün parasını bırakmamış olsaydı zalimlerden olurdu. İşte o zaman kellesini bile zor kurtarıdı..diye cevap verdi.

  Aynı ordu, Belgrat yakınlarıda, yine mola vermişi. Askerler, susuzluklarını gidermek, abdest almak için çeşme arıyorlardı Bir manastır yakınında çeşme bulup, ihtiyaçlarını giderirken, rahip, birkaç rahibeyi iyice süsleyip, çeşmenin başucuna gönderdi. Kadınların geldiğni gören askerler, hemen çeşmenin başucundan çekilip, sırtlarını döndüler, süslü kadınlara yan gözle bile bakmadılar.Bu durumu uzaktan ibretle seyreden rahip, hemen Haçlı kumandanına şunları yazdı “Siz bu ordu ile nasıl baş çıkabilirsiniz? Bunlar kadına,kıza, mala,mülke önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini feda ederek, Allah yolunda savaşıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar. Siz onlardaki bu özellikleri ortadan kaldırmadan, onlarla savaşıp boşuna kendinizi ölüme atmayıın! diye haber gönderdi 

YAZARIN YORUMU

İşte islam ahlakıyla donanmış bir ordu ve onun muzaffer komutanı.Öyle bir komutanki yediği bir salkım üzümün parasını asma ağacına asan askerin davranışını dahi ahlaksızlık kabul edip o askeri seferden men edebilecek kadar takva sahibi ve ağzından çıkan kurşun gibi söz ” KURSAĞINDA HARAM LOKMA BULUNAN BİR ASKERLE ZAFER KAZANILMAZ ” Bedelini ödese dahi izinsiz almayı haram kabul eden bir anlayış.Bu mahşer ve hesap verme öğretisine dayanan bir anlayıştı.Bu anlayışa sahip orduların sayıları azda olsa dahi Allahın görünmez orduları sayesinde onların yardımı ile her zaman düşmana karşı galip ve muzaffer olmuşlardır.

Kanuni Sultan Süleyman’ın mezarına koymak istediği sandık

 Kanuni Sultan Süleyman Hanın, vefat ettiğnde yerine getirilmesini istediğ bir vasiyeti vardı.Bu vasiyet, şahsına özel ağaçtan yapılmış küçük bir sandık idi.Kendisi defnedilirken vasiyeti gereği mezarda yanına konmasını istendi Hayatı seferlerde geçen Sultan Süleyman yine bir seferde iken vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilince derhal defin işemlerine başandı. Bu vasiyeti üzerine sandık meydana çıkarıdı ve hazır tutuldu.Büyük hükümdarın cenaze töreninde şüphesiz bütün devlet erkanıda hazır idi. Şeyhül islam Ebusuud efendiye, Sultan Süleyman’ın böyle bir vasiyeti bulunduğu söylendi. Ebussuud efendi “Zinhar böyle bir vasiyeti yerine getirmeyeiz, dini mübine yani İslam’a uymaz” dedi.Nihayet vasiyetin yerine getirilmemesi kararlaştırıldı .Küçük sandık mezara konulmadı ama içinde ne vardı ? dünyanın en büyük hükümdarı mezarına ne koymak istemişti merak edildi. Herkesi bunun merakındaydı.Bu vasiyet yerine getirilmediğine göre sandık açılmalıydı.Nitekim öyle yapıldı Sandığın içi, Kanuni’nin yapacğı işlerin, vereceği kararların dine uygun olup olmadığı hakkıda Şeyhül islamdan aldığı fetvalarla dolu idi. Bunun üzerine Ebussuud efendi, “Hey büyük sultan, sen Allah katıda kendini temize çıkardın,  mesuliyeti bize atın, biz nası bunun altıdan kalkacağız bakalım” diye ağadı.YAZARIN YORUMU 

Şu maneviyata bakın,şu takvaya bakın ve şu imana bakın.Sultanlar sultanını rehber edinenlerin sultanlığına bir bakın böyle bir kumndan , böyle bir orduya hangi kaleler dayanabilir,hangi ordular karşı durabilirki SENİ ÖZLÜYORUZ EY KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN,SENİ ÖZLÜYORUZ EY YAVUZ SULTAN SELİM,SENİ ÖZLÜYORUZ EY FATİH SULTAN MEHMET

YAVUZ’UN TEVAZUU

*Büyük Cihangir Yavuz Sultan Selimin günde 3 saat uyku uyuyup tahta kaşıkla tek çeşit yemek yediğni ve herhangi bir saray halkıdan ayırt edilmeyecek kadar sade giyindiği ve bunu soranlara:
Vezirlerin ve beylerin süslü giyinmeleri , padişahlarıa saygıdan ileri gelir . Biz kime şirin görünmek için süslü giyinelim ki ?
Bizim padişhımız Allah(cc) vücudun dışına değil içindeki cevhere (imana ) bakar diye veciz bir cevabı vardır.

  SİNA ÇÖLÜ VE YAVUZ

Yavuz Sultan Selim Han Mısır seferine giderken Sina çölünü 12 günde geçmiş, bundan 300 yıl sonra gelen Napolyon geçmeyi denemiş ancak geçememiştir. I. Dünya Savaşında bu çöl tanklarla ancak 13 günde geçilebilmişir.Yavuz’un bu çölü nası geçtiğini araştırmak için Amerika ve birçok ülkede üniversitelerde araştırma kürsileri kurulmuşur. Yavuz çölde giderken birden atıdan aşağı iner ve yürümeye başar. Padişah inince komutanlar ve askerlerde atıdan iner. Padişh’ı veziri Hasan Can Yavuz’un yanına yanaşarak aman efendim niçin at üzerinden inip yürüyorsunuz diye sorunca Yavuz: ”Hasan görmüyor musun Allah’ın Resulu önümüzden yürüyor,bize rehber oluyor. Peygamberler Peygamberi yürürken biz nasıL at üstünde gideriz.” diye haykırdı.

YAZARIN YORUMU

Allah rasülünün Önünde rehberlik yapacak kadar Allahın sevgisine ve yardımına mashar olmuş hem madde hemde mana aleminin sultanı . gerçek sultanlığa yakışır bir sultan.Böyle manevi önderlere acilen ihtiyacımız var.

GURUR VE KİBİRDEN KORKMAK Büyük Türk Padişhı Yavuz Sultan Selim, sert ve gerektiğinde şiddete başvuran bir hükümdar olmakla beraber, dindarlığı, Allah’a ve Resulüne bağlığı bu konuda iddialı olanların bir çoğunu geride bırakabilecek bir yaşantıya sahipti .Suriye ve Mısırı fethedip Kölemenler devletini yıktıktan sonra mukaddes emanetler ve “Müslümanların halifesi” unvanı kendine geçmiş artık camilerde hutbeler Yavuz Sultan Selim adına okunuyor ve kendisinden “Hakimü’l-Harameyn” (Mekke ve Medine’nin hakimi) diye bahsediliyordu O bu “Hâkimü’l-Harameyn” ifadesini kutsal yerlere saygıyla bağaşaz bulmuş “Hâdimu’l-Harameyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı olarak değşirmişti büyük zafer ve kazançlar elde edilerek Suriye ve Mısır seferinden dönen YAVUZ SULTAN SELİM dönüşe ikindi vakti bu günkü Üsküdar’a gelmişi.Bütün beylere paşalara emir verdi ki gece oluncaya kadar Üsküdar’da kalınacak, karşıya karanlık basınca geçilecekti Bazı yetkililer gündüzden geçilmesini daha uygun bulduklarından geceyi beklemenin niçin gerekli görüldüğnü sormak cesaretinde bulundular Padişah da açıklama büyüklüğünü gösterdi: “Bütün dünyada yankı uyandıran büyük bir zafer, şan ve şerefle dönüyoruz Gündüzün istanbul’a geçtiğmiz takdirde halk büyük bir karşılama yapacak tezahüratta bulunacak. Bu da nefsime bir gurur getirebilir Bundan Allah’a sığınırım Buna meydan vermemek için payitahta gece geçeceğiz” buyurdu.


YAVUZUN HOCASINA HÜRMETİ

*Yavuz Mısır seferinden dönüyordu. Bir ara yanında at süren devrin alimi Kazasker İbn-i Kemalin atının ayağı altıdan sıçrayan çamurlar , Yavuzun üstünü başını,perişan etmişti . İbn-i Kemal utancından ne diyeceğni bilemiyordu. Durumun kötü olduğnu gören padişah : “Hocam dedi; Üzülmeyiniz, bir alimin atının ayağından sıçrayan çamurlar dahi bize şref verir, öldüğüm zaman bu çamurlu kaftanı sandukamın üzerine koysunlar” dedi.Gerçekten Yavuz vefat ettiğ zaman vasiyeti yerine getirilmiş ve o çamurlu kaftan sandukası üzerine konmuştu     

YAVUZ’UN ÖLÜMÜ

* Bir gün Yavuz çok sevdiğ Hasan Can’a :
-Bire Hasan dedi, arkamda bir diken var batar canımı acıtır durur.Hasan Can padişhın sırtında henüz kızarmamış sert bir çıban gördü. Durumu padişaha anlattığında padişah sıkmasını istedi. Sırtındaki çıban kısa bir süre sonra büyüdü ve padişha sızı vermeye başladı. Doktorlar bir türlü çare bulamıyorlardı. Öleceğ gün idi .Vücudu ateşer içinde yanıyordu başucunda Kur’an okuyan hasan cana :
-Hasan Can Ne haldeyim nasılım? diye sordu
Hasan can yaşlı gözlerle :
-Devletlim dedi. Allah’a kavuşak zamanı. Ona teveccüh ediniz dedi.
Padişh gülümsedi .
-Ya bunca zamandı sen bizi kiminle sanıordun? Allah’a teveccühümüzde bir kusur mu gördün? dedi
.


DEVAM EDECEK

 

ÇANAKKALE ZAFERİNİN ARDINDAKİ SIRLAR 3 Ağustos 4, 2007

Kategori: BİZ OSMANLIYIZ, EN ÖNDEKİLER, aşkımız çanakkale — geceyolculuklari @ 8:02 pm

ALLAH RASÜLÜNÜN (S A ) CEPHEDE

İSTANBULUN ESKİ VAİZLERİNDEN DERSİAM CEMAL ÖĞÜTCÜ ANLATIYOR

Çanakkale savaşından 10 yıl sonra istanbul vaizlerinden ve dersiamlarından CEMAL ÖĞÜTCÜ HOCA hacca gider.Medinedeki peygamberimizin türbedarı CEMAL ÖĞÜTCÜ HOCAYA sürekli iltifat eder.O zamanlarda İngiliz casusu LAVRENS in oyununa gelen ARAPLAR türklere iyi gözle bakmamaktadır.

CEMAL ÖĞÜTCÜ HOCA bunu bildiği için bu yakın iltifada biraz fazla Şaşırır.Derki

-Ey türbedar kardeşim biz biliyoruzki siz bize nasrani ( hırıstiyan) Dersiniz bizi hiç sevmezsiniz bu sıcak yaklaşımınız beni çok şaşırttı Sebebi nedir acaba der.Türbedar “Nasıl olur ALLAH RESÜLÜNÜN BİLE MUHABBET DUYDUĞU BİR MİLLETE BEN NASIL BUĞUZ EDERİM VALLAHİ BEN ANLADIM Kİ SİZ BENİM KARDEŞİMİZSİNİZ DER.”CEMAL ÖĞÜTCÜ HOCA “alayamadım ” der Bunun üzerine türbedar başlar anlatmaya

10 sene önceydi Buraya PAKİSTANLI Alim bir zevat hacca gelmişti.O zat her yıl hacca gelen birisiydi.O yıl geldiğinde PEYGAMBERİMİZİN Kabri başında onu sürekli ağlarken gördüm.Ona ” niye ağlıyorsun ” bak peygamberimizin huzurundasın sevinmen gerekmezmi diye sordum.O da “Ben 30 yıldır hacca geliyorum her geldiğimde PEYGAMBERİMİZİN RUH-U ŞERİFLERİ İLE MANEN MÜŞERREF OLDUM.AMA BU YIL ÜÇ GÜNDÜR BURADAYIM KENDİLERİYLE BİR TÜRLÜ MÜŞERREF OLAMADIM,BEN NE GİBİ HATA İŞLEDİM Kİ RESULULLAH BENİ HUZURUNA KABÜL ETMİYOR” DER. O alim zevatın haline üzülen türbedar.Aynı günün gecesinde rüyasında ALLAH RESÜLÜ (S.A) Görür ALLAH RESÜLÜ ona şöyle buyurur ” O GÖNÜL DOSTUMA SÖYLE BENİM ONA HER HANGİ BİR KIRGINLIĞIM, ONUNDA BANA BİR KUSURU YOKTUR.FAKAT BENİM ÜMMETİM ÇANAKKALEDE KAFİRLERE KARŞI İMAN HARBİ VERİYOR.BENDE ŞU AN CEPHEDE KARDEŞLERİMLE BERABERİM DER.”

Ertesi sabah o alim zevata bu rüyamı anlattım O da çok sevindi.Sonra beni öptü ve “ingilizler bizim evlatlarımızıda oraya
Götürdüler dedi” Böylelikle size ve milletinize muhabbet duydum der.

 

OSMANLIYI OSMANLI YAPAN RUH Ağustos 4, 2007

 

17 ALAY KOMUTANI ŞEHİD YARBAY HASAN BEY

Fransız ölüleri arsında dolaşan YARBAY HASAN BEY ölülerin arasında yaralı bir fransız askeri görür.Yerde yüzü koyu yatmakta olan Fransız neferinin üzerine eğildi ve yarasının derinliğini anlamak amacı ile omuzundan tutarak onu çevirdi.

Yerde yatan yaralı fransız askeri ani bir harketle elindeki kasaturayı HASAN YARBAYIN SİNESİNE SAPLADI HASAN YARBAYIN göğsü Kanlar içindeydi.”Allah şahidim olsun kötü bir amacım yoktu dediği duyuldu.

Hasan beyin yarası çok ağırdı Alay imamı kuran Okumaya başladı 7-8 ayet okumuştuki HASAN BEY birden bire.” İmam Efendi LE HAVLE VELE KUVVETE İLLA BİLEHİL ALİYYİL AZİM DUASINI 33 KERE OKUYU NUZ” dedi.Azimle kendiside duayı tekrarladıktan sonra birden”BENİ AYAĞA KALDIRINIZ” dedi.Askerleri YARBAY HASAN BEYİN Koltuklarının altına girerek yavaşça ayağa kaldırdı lar.Yarbay HASAN BEY gözlerini uzaklara ufka dikmiş gülüyordu sonra şöyle seslendi “NİYE ZAHMET BUYURDUNUZ YA RESULALLAH BENDE ZATEN SZİE GELECEKTİM”Diyerek ruhunu teslim etti

İşte osmanlıyı osmanlı yapan ruh buydu

Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,                                                                                                                                                            sana ağuşunu açmış duruyor bak Peygamber.

ALLAH BİZİ ONLARA KOMŞU YAPSIN DİYORUN

 

NECİP FAZILDAN SEÇMELER 2 Ağustos 1, 2007

Kategori: EN ÖNDEKİLER, NECİP FAZILDAN SEÇMELER — geceyolculuklari @ 6:47 pm

SAKARYA TÜRKÜSÜ

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat?
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..
Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya; sâf çocuğu, mâsum Anadolu’nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..
Necip Fazıl KISAKÜREK

ZİNDANDAN MEHMEDE MEKTUP

Zindanda iki hece.Mehmed’im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam,boynunda yafta…
Halimi düşünüp yanma Mehmed’im!
Kavuşmak mi?..Belki ..Daha ölmedim!
Avlu… Bir uzun yol… Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli…
Git ve gel… Yüz adım…Bin yıllık konak
Ne ayak dayanır buna ,ne tırnak!
Bir alem ki, gökler boru içinde.
Akıl almazların zoru içinde
Üstüste sorular soru içinde.
Düşün mü,konuş mu, sus mu ,unut mu?
Buradan insan mı çıkar,tabut mu?
Bir idamlık Ali vardı,asıldı
Kaydını düştüler,mühür basıldı.
Geçti gitti,birkaç günlük fasıldı
Ondan kalan,boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil…
Müdür bey dert dinler,bugün”maruzat”!
Çatık kaş…Hükumet dedikleri zat…
Beni Allah tutmuş kim eder azat?
Anlamaz;yazısız,pulsuz,dilekçem…
Anlamaz!ruhuma geçti bilekçem!
Saat beş dedi mi,bir yırtıcı zil
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekun içinde yazıl ve çizil!
Insanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik,mintanlarla et.
Somurtuş gibi bıçak,nara gibi tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat…
Yalnız seccademin yönünde şefkat
Beni kimsecikler okşamaz madem
Öp beni alnımdan,sen öp seccadem!
Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim,senelik paydan!
Zindanda dakika farksız aydan
Karıştır çayını zaman erisin
Kopuk kopuk,duman duman erisin!
Peykeler,duvara mihli peykeler
Duvarda,başlardan yağlı lekeler
Gömülmüş duvara,baş baş gölgeler…
Duvar,katil duvar yolumu biçtin
Kanla dolu sünger… Beynimi içtin
Sukut…Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
Tek nokta seçemez dünyada nazar
Yerinde mi acep,ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç varda ,kalan biz miyiz?
Ses demir,su demir ve ekmek demir…
İstersen demirde muhali kemir.
Ne gelir ki elden,kader bu,emir…
Garip pencerecik,küçük daracık;
Dünyaya kapalı,Allah’a açık
Dua,dua eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla,hep yoncalanmış
Bir soluk,bir tütsü,bir uçan buğu
İplik ki incecik,örer boşluğu
Ana rahmi zahir ,şu bizim koğuş
Karanlığında nur,yeniden doğuş….
Sesler duymaktayım;Davran ve boğuş!
Sen bir devsin,yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin!
Mehmed’im,sevinin ,başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin,eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim,elbet bizimdir!
Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir
NECİP FAZIL KISAKÜREK

 

NAAT Temmuz 29, 2007

Kategori: EN ÖNDEKİLER, Şiirler — geceyolculuklari @ 2:39 pm

 

NAAT

Seccaden kumlardı..

……………………….

Kayışzade osmanlar…

Na’tını galib yazsın, mevlidini

Süleymanlar..

Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle

Geri gelsin sinanlar..

Çarpılsın, hakikat niyetine

Cenaze namazı kıldıranlar!

Gel ey muhammed!

Bahardır

Dudaklar ardında saklı

“amin”lerimiz vardır..

Hacdan döner gibi gel……….

Miraçtan iner gibi gel………..

Bekliyoruz yıllardır!

Bulutlar kanat, ruzgar kanat;

Hızır kanat, cibril kanat,

Nisan kanat, bahar kanat;

Ayetlerini ezber bilen,

Yapraklar kanat…

Açılsın göklerin kapıları

Açılsın perdeler, kat kat..

Çöllere dökülsün yıldızlar,

Dizilsin yollarına

Yetimler, günahsızlar..

Çöl gecelerinden yanık

Türküler yapan kızlar

Sancağını saçlarıyla dokusun;

Bilal-i habeşi sustuysa;

Ezanlarını davud okusun!

Konsun – yine – pervazlara

Güvercinler,

“hu hu” lara karışsın

Aminler,…

Mübarek akşamdır;

Gelin ey fatihalar, yasinler…….

…………………………..

Devirlerden, diyarlardan

Gelip, göklerde buluşan

Ezanların vardı!.

Mescit mümin, minber mümin…

Taşardı kubbelerden tekbir,

Dolardı kubbelere “amin”..

Ve mübarek geceler dualarımız;

Geri gelmeyen dualardı…

Geceler ki pırıl pırıl

Kandillerin yanardı..

Kapına gelenler ya muhammed,

- uzaktan, yakından –

Mümin döndüler kapından…

Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;

İki dünyada aziz ümmet,

Muhammed ümmetiydi…

Konsun – yine – pervazlara

Güvercinler,

“hu hu” lara karışsın

Aminler,

Mübarek akşamdır;

Gelin ey fatihalar, yasinler…

Şimdi seni ananlar,

Anıyor ağlar gibi…

Ey yetimler yetimi,

Ey garipler garibi;

Düşkünlerin kanadıydın

Yoksulların sahibi..

Nerde kaldın ey resul,

Nerde kaldın ey nebi!..

Günler ne günlerdi, ya

Muhammed!..

Çağlar ne çağlardı;

Daha dünyaya gelmeden

Müminlerin vardı…

Ve bir gün ki gaflet

Çöller kadardı,

Halime’nin kucağında,

Abdullahın yetimi,

Amine’nin emaneti ağlardı..

Hatice’nin goncası

Aişe’nin gülüydün..

Ümmetin göz bebeği

Göklerinresulüydün..

Elçi geldin, elçiler gönderdin;

Ruhunu Allah’a; elini ümmetine verdin,

Beşiğin, yurdun, yuvan

Mekke’de bunalırsan;

Medine’ye göçerdin..

Biz,

Bu dünyadan nereye

Göçelim ya muhammed!

Yeryüzünde riya, inkar, hıyanet

Altın devrini yaşıyor…

Diller, sayfalar, satırlar

“ebu leheb öldü” diyorlar;

Ebu leheb ölmedi ya muhammed!

Ebu cehil; kıt’alar dolaşıyor…

Neler duydu şu dünyada

Mevlidine hayran kulaklarımız;

Ne adlar ezberledi ey nebi!

Adına alışkın dudaklarımız..

Artık yolunu bilmiyor,

Artık yolunu unuttu

Ayaklarımız

Kabene siyahlar

Yakışmamıştır ya muhammed!

Bugünkü kadar!

Hased gururla savaşta;

Gurur; kaf dağında derebeyi..

Onu da yaralarlar kanadından

Gelse bir şefkat meleği..

İyiliğin türbesine,

Türbedar oldu iyi..

Vicdanlar sakat

Çıkmadan ya muhammed yarına!

İyilikler getir, güzellikler getir

Adem oğullarına…

Şu gördüğün duvarlar ki

Kimi taiftir, kimi hayberdir…

Fethedemedik ya muhammed

Senelerdir…

Ne doğruluk, ne doğru;

Ne iyilik, ne iyi;

Bahçende en güzel dal,

Unuttu yemiş vermeyi…

Günahın kursağında

Haramların peteği..

Bayram yaptı yabanlar

Semave’yi boşaltıp;

Save’yi dolduranlar

Atını hendeklerden – bir atlayışta –

Aşırdı aşıranlar..

Ağlasın yesrib!

Ağlasın selmanlar…

Gözleri perdeleyen toprak,

Yüzlere serptiğin topraktı…

Yere dökülmeyecekti ey nebi!

Yabanların gözünde kalacaktı!

Konsun – yine – pervazlara

Güvercinler,

“hu hu” lara karışsın

Aminler,…

Mübarek akşamdır;

Gelin ey fatihalar, yasinler…

Ne oldu ey bulut,

Gölgelediğin başlar?

Hatırında mı ey yol,

Bir aziz yolcuyla

Aşarak dağlar, taşlar

Kafile kafile, kervan kervan

Şimale giden yoldaşlar….

Uçsuz bucaksız çöllerde

Yine izler gelenlerin;

Yollar gideceklerindir….

Şu tekbir getiren mağara,

Örümceklerin değil;

Peygamberlerindir, meleklerindir.

Örümcek ne havada

Ne suda, ne yerdeydi

Hakkı göremeyen

Gözlerdeydi

Şu kuytu cinlerin mi, perilerin yurdu mu,

Şu yuva ki bilinmez;

Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi

Kumru mu..

Kuşlarını bir sabah,

Medine’ye uçurdu mu..

Ey abva’da yatan ölü,

Bahçende açtı dünyanın

En güzel gülü;

Hatıran uyusun çöllerin,

Ilık kumlarıyla örtülü..

Dinleyene hala

Çöller ses verir….

Yaleyl, susar,

Uğultular gelir…

Mersiye okur uhud,

Kaside söyler bedir;

Sen de bir hac günü

Başta muhammed, yanında

Ebu bekir,

Gidenlerin yüz bin olup dönüşünü,

Destan yap ey şehir!

Konsun – yine – pervazlara

Güvercinler,

“hu hu” lara karışsın

Aminler,…

Mübarek akşamdır;

Gelin ey fatihalar, yasinler…

Vicdanlar sakat

Çıkmadan ya muhammed yarına!

İyiliklerle gel, güzelliklerle gel

Adem oğullarına…

Yüreklerden taşsın

Yine imanlar!

Itri, bestelesin tekbirini;

Evliya okusun kur’anlar..

Ve kur’anı göz nuruyla çoğaltsın

ARİF NİHAT ASYA

 

EY SEVGİLİ ( HAZİRETİMUHAMMED S.A ) Temmuz 10, 2007

Kategori: EN ÖNDEKİLER, Şiirler — geceyolculuklari @ 10:10 pm

EY SEVGİLİ


Bir gece rüyamda sana kavuşsam
Hıra mağarasında yanında olsam
Ve 14 asırlık birikmiş hasretimle
Ey sevgili ey Resul sana sarılsam
Öyle bir aşk ki bu, öyle bir özlem ki bu
Başımı göğsüne koyup hep öylece ağlasam
Ayağımı bassam bastığın yere
Dizimi koysam koyduğun yere
Sırtımı yaslasam yasladığın yere
Ve Cibrilli emin yenden gelse
Seninle beraber selama dursam
Görsem ilk vahiydeki yaşadıklarını
Yaşasam o anda tüm yaşadıklarını
Sonra Mekke’nin yolunu tutsak
Sevdiğin dostlarına misafir olsak
Dolaşsak seninle,Mekke sokaklarını
Yaşasam seninle yaşadıklarını
Doğduğun yerlere yüzümü sürsem
Hep senin arkanda izini sürsem
Görsem o anları, yaşadıklarını
Anlatsan bir bir hatıratlarını
Yanında bir Zeyd bir Musap olsam
Ondan daha öteye bir kölen olsam
Namaz vakitleri geldiği zaman
Bil ali habeşin olup ezan okusam
Arkanda saf saf dizilince yıldızlar
Güzide ASHABINLA arkanda olsam
Sen dua edipte bakarken yüzümüze
Aydan nurlu yüzünün seyrine dalsam
Düşsem seninle hicret yollarına
O nur kervanında seninle olsam
Yaşasam seninle yaşadıklarını
Anlatsan bir bir hatıratlarını
Seninle beraber mağ raya varsam
Ebu Bekir gibi yoldaşın olsam
Örümcek güvercin olup seni saklasam
O kutlu kervanda,o hicret yolunda
Altında Burak olup seni taşısam
Ve varsak seninle medineye
Medine de bayram var Medine ayakta
O vuslat gününde yanında olsam
Her biri birer yıldız diye övdüğün
Muhacire ensara bir bir sarılsam
Eyyübel ensariye misafir olsam
Ve senin verdiğin buyruk üzere
İlk mescidi yaparken bende çalışsam
Namaz vakitleri geldiği zaman
Bil ali habeşin olup ezan okusam
Arkanda saf tutan seçilmişlerin,
İçinde bir Ali bir Ömer olsam
Sen dua edip bakarken bize
Aydan nurlu yüzünün seyrine dalsam
Ve katılsam senin güzel ordularına
Her cephede seninle beraber olsam
Bediri hayberi bende yaşasam
Hamzanın Alinin yanında olsam
Mekke’nin fethinde yanında olsam
Putları seninle beraber kırsam
Ömer’in Osman’ın yanında olsam
Uğrunda her şeyimi canımı feda edip
Bir Hazma misali şehidin olsam
Ne bu dünyada nede ahrette
Senden dünya ahret hiç ayrılmasam
Öyle bir rüya ki bu öyle bir rüya ki bu
Daldığım bu rüyadan hiç uyanmasam

 

Hikmet GÜNDÜZ 21/01/2002

Önemli uyarı

Şiirlerimiz yasal güvence kapsamında olup kayanak ( site adresi ve şaiirin yazılmadan )  verilmeden yayınlanması ve kullanılması yasaktır.Bu aynı zamanda emek hırsızlığı olup kul hakkını ihlâdir.

 

ALLAH RASÜLÜNÜN YILDIZLARI Temmuz 8, 2007

Kategori: EN ÖNDEKİLER — geceyolculuklari @ 7:56 am

Sevgili Peygamberimizin sırdaşı:
HUZEYFE BİN YEMÂN

 

Sevgili Peygamberimizin sırdaşı:
HUZEYFE BİN YEMÂN

Huzeyfe bin Yemân hazretleri şöyle anlatıyor:

“Hendek savaşının en şiddetli safhaya ulaştığı bir sırada, bir gece yarısı Eshâb-ı kirâmdan bir grup olarak Resûlullahın yanında idik. Öyle bir gecede bulunuyorduk ki, ondan daha karanlık bir gece görmemiştik. Bu şiddetli karanlıkla birlikte gök gürültüsünü andıran korkunç bir rüzgâr da esmeye başlamıştı.

Ok ve taş atma

Bu sırada müşrik ordusu, telâşa kapılıp, kendi aralarında anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Peygamber efendimiz bize onların bu hâlini haber verdi. Resûluluh efendimiz gece bir miktar namaz kıldıktan sonra yanıma geldi. Soğuktan ve açlıktan iki dizim üzerine çöküp büzülerek oturuyordum. Bana dokunarak buyurdu ki:

- Git şu kavim ne yapıyor bir bak! Yanıma dönüp gelinceye kadar onlara, ok ve taş atma. Mızrak ve kılıç vurma. Sen benim yanıma dönüp gelinceye kadar, ne soğuktan, ne sıcaktan zarar görmeyeceksin, esir edilip, işkenceye de uğramayacaksın.

Resûlullahın bu sözlerinden anladım ki, bana hiç bir zarar gelmeyecek. Kılıcımı yayımı aldım, gitmek üzere hazırlandım. Resûlullah efendimiz benim için duâ etti:

- Allahım, onu önünden, ardından, sağından, solundan, üstünden, altından koru!

Müşriklere doğru yürümeye başladım. Sanki hamamda yürüyor gibiydim. Vallahi içimde ne bir korku, ne bir üşüme, ne de bir ürperti vardı. Nihâyet müşriklerin ordugâhına vardım. Reisleri Ebû Süfyân ve diğerleri ateş yakmışlar, başında ısınıyorlardı. Ebû Süfyân daha o zaman Müslüman olmamıştı.

Hemen aklıma Ebû Süfyân’ı orada öldürmek geldi. Ok çantamdan bir ok çıkarıp, yayıma yerleştirdim. Ateşin ışığından faydalanarak onu vurmak istedim. Tam atacağım sırada Resûlullahın, “Benim yanıma dönüp gelinceye kadar bir hâdise çıkartmayacaksın” buyurduğunu hatırladım ve onu öldürmekten vazgeçtim.

Bundan sonra kendimde kuvvetli bir cesâret buldum. Müşriklerin yanına sokulup ateşin başına oturdum. Görülmemiş derecedeki şiddetli rüzgâr ve Alllahü teâlânın görülmeyen ordusu melekler, onlara yapacağını yapıyordu. Rüzgârda, kap kacakları devriliyor, ateşleri ve ışıkları sönüyor, çadırları başlarına yıkılıyordu. Bir ara müşrik ordusunun kumandanı Ebû Süfyân ayağa kalkıp dedi ki:

- İçinizde gözcüler ve casuslar bulunabilir, dikkat ediniz, herkes yanındakinin kim olduğuna baksın! Herkes yanında oturanın elini tutsun!

Durulacak yerde değilsiniz

Ebû Süfyân, aralarına bir yabancının girdiğini sezer gibi olmuştu. Hemen ellerimi uzatıp, sağımda ve solumda bulunan iki kişinin ellerinden tutup, onlardan, önce isimlerini sordum. Böylece tanınmamı engelledim. Nihayet Ebû Süfyân:

- Ey Kureyşliler, siz durulacak gibi bir yerde değilsiniz. Atlar, develer kırılmaya, ölmeye başladı. Kıtlık her tarafı sardı. Rüzgârdan, başımıza gelenleri görüyorsunuz. Hemen göç edip gidiniz. İşte ben gidiyorum, diyerek devesine bindi.

Müşrik ordusu perişan bir hâlde toplanıp, Mekke’ye doğru hareket etti. Rüzgârdan üzerlerine yağan taş ve çakıl sesini işitiyordum.

Müşrik ordusu çekip gidince, ben de Resûlullahın yanına döndüm. Yolun yarısına geldiğimde karşıma yirmi kadar beyaz sarıklı süvâri şeklinde melekler çıktı. Bana dedilir ki:

- Resûlullaha haber ver. Allahü teâlâ düşmanı perişan etti!

Resûlullahın yanına geldiğimde, bir kilim üzerinde namaz kılıyordu. Fakat ben döner dönmez, gitmeden önceki üşüme ve titreme hâlim tekrar başlamıştı.

Huzeyfe bin Yemân, Eshâb-ı kirâm arasında Peygamberimizin sırdaşı olmasıyla meşhurdur. Peygamberimiz ona, Eshâb-ı kirâm arasına karışarak kendilerini gizleyen ve böylece fitne çıkarmak isteyen münâfıkların kimler olduğunu tek tek bildirmiştir. Bundan başka vukû bulacak hâdiseleri de bildirmişti.

Eshâb-ı kirâm arasında çok sevilir ve ayrı bir itibar gösterilirdi. Çünkü o, Resûlullahın verdiği sırlarla dolu idi. Resûlullah gizli kalması lâzım olan bir çok şeyi, Hz. Huzeyfe’ye söyledi.

Lâzım olanı bildirdik

O ve Ebû Hüreyre buyurdular ki:

- Server-i âlem, âlemin yaratıldığı zamandan, yok olacağı güne kadar, olmuş ve olacak şeyleri bize bildirdi. Bunlardan bildirilmesi lâzım olanları size bildirdik. Lâzım olmayanları, sakladık, bildirmedik.

Hz. Huzeyfe, Peygamber efendimizin sağlığında Hendek’ten sonraki savaşların hepsine katıldı. Resûlullahın vefâtından sonra Hz. Ebû Bekir, onu ordu kumandanı ta’yîn etti. Dinden dönenlerle savaşmak üzere Umman’a gönderdi. Kendisine katılan İkrime ile birlikte Umman halkını tekrar İslâma döndürdü. Bundan sonra Umman’da, önce zekâtları toplamakla, sonra da vâli olarak vazîfelendirildi. Sonra da Mezopotamya taraflarında yapılan savaşlara katıldı. Irak’ın ve İran’ın fethinde bulundu.

Nihâvend savaşında Nu’man bin Mukarrin şehîd olunca, İslâm sancağını Huzeyfe eline alarak Hemedân, Rey ve Deynura’yı fethetmiştir. Cezîre’nin fethinde bulunarak, Nusaybin vâliliğine ta’yîn olundu.

Hz. Ömer yeni bir vâli ta’yîn ettiği zaman, oranın halkına mektup yazarak, “Yeni vâli, âdâletle hükmettiği müddetçe; siz de onun emirlerine uyunuz” derdi. Hz. Huzeyfe’ye verdiği mektupta ise şöyle yazdı:

“Ey Nusaybin halkı! Bu gönderdiğim vâlinin, bütün emirlerine uyun. Her isteğini yerine getirin.”

Nusaybinliler, karşılamaya çıktılar. Onu gördükleri zaman; hayvanı üzerinde, bir parça kuru etle ekmek yiyordu. Selâmlaştılar. Sonra halîfenin emirnâmesini gösterdi. Onlar da dediler ki:

- Hz. Ömer’in emirleri, başımız üzerine! Sen de hoş geldin, safâ geldin. Lâkin, bizden isteklerin ne ise; şimdi söyle. Belki karşılıyamıyacağımız şeylerdir!

Yeni vâli tebessüm ederek şu cevabı verdi:

- Aranızda kaldığım müddetçe sizlerden; sâdece, kendimin ve hayvanımın yiyeceğini istiyorum. Başka hiçbir şey istemem.

Duâ eden kurtulur

O şehirde, epeyce müddet bulundu. Görevini, kusursuz yapmaya çalışıyordu. Bilhassa Cum’adan önce, Müslümanlara va’z ve nasîhat eylerdi. Bir defasında buyurdu ki:

- Ey Mü’minler! Fitne, önce kalblerde filizlenir. Su katılmamış şarap bile; fitne kadar, insan kalbini çelemez, bozamaz. Sizler, fitneye doğru gitmeyiniz. Allaha yemîn ederim ki fitne insanları; selin, çöpleri sürüklediği gibi sürükler götürür!..

- Yâ “Huzeyfe! Fitneden nasıl kurtulabiliriz?

- Duâ eden, kurtulur.

- Ne zaman duâ edelim?

- Namazdan sonra. Çünkü kulları, güzelce abdest alıp, namaza durdukları zaman; cenâb-ı Hak da namaz kılanlara yönelir. İşte o anlarda duâ ediniz! Fakat sizler; hayırlı kimseler olmak istiyorsanız; geçici olan dünya için âhireti terketmeyiniz!

Hz. Huzeyfe, Medâyin şehrinde uzun müddet vâlilik yaptı. Oranın halkı, onun idâresinden son derece memnun olup, kendisini çok sevmişlerdi. Nihayet bir akşam, Hz. Ömer’den haberci geldi. Artık, Huzeyfe’nin Medîne’ye dönmesini istiyordu…

Emir üzerine hazırlandı, helâllaştı, vedâlaştı ve yola çıktı. Dönüşünü bekleyenler arasında, halîfe de bulunuyordu. Az çok yaklaşınca, Halîfe dikkatle baktı. Gördü ki; Medâyin vâlisi gönderdiği gibi dönüyor! Bunca yıl sonra; aynı hayvan üzerinde, aynı sâde elbiseler içinde.

Yan yana geldiler ve selâmlaştılar, kucaklaştılar. Halîfe sevinçle:

- Sen, benim kardeşimsin. Ben de, senin kardeşinim, diyerek, hislerini belirtti.

Cenâzesini niçin kılmadın?

Hz. Ömer halîfeliği zamanında Huzeyfe’nin bir cenâzenin namazını kılmadığını görerek, ona sordu:

- Niçin cenâze namazını kılmadın?

Resûlullahın sırdaşı Hz. Huzeyfe dedi ki:

- Resûlullah efendimiz, bana o kişinin münâfık olduğunu açıklamıştı. Bunun için onun namazını kılmadım.

- Allahın Resûlü münâfıklar arasında Ömer’i de saydı mı yâ Huzeyfe?

- Hayır, yâ Ömer.

- Peki memurlarım arasında münâfık var mı?

- Sadece bir tane var. Ancak ismini söylemeye memur değilim.

Huzeyfe hazretleri, Hz. Ömer’in bütün ısrârına rağmen ismini söylememiştir. Sonra o münâfık Hz. Ömer tarafından uzaklaştırılmıştır.

Bundan sonra Hz. Ömer, Huzeyfe’nin gitmediği cenâzeye gitmemiştir. Çünkü onun gitmemesini, ölenin münâfık olduğuna işâret sayardı.

Birgün Hz. Ömer, huzurunda bulunan ba’zı Eshâb-ı kirâma sordu:

- Resûlullah efendimizin fitne hakkında olan sözü hatırında olan var mı?

İçlerinden Huzeyfe dedi ki:

- Ey mü’minlerin emîri! Peygamberimizin bu konudaki sözü aynıyla benim hatırımdadır buyurdu ki,

“Kişi ailesinden, malından, çocuklarından ve komşusundan dolayı fitneye düçâr olur. Böyle günâhlara oruç tutmak, namaz kılmak ve iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak keffâret olur.”

- Maksadım o değil, deniz gibi dalgalanacak fitneyi soruyorum.

- Ey mü’minlerin emîri! Senin için endişelenecek bir şey yok. Senin zamanınla onun arasında bir kapalı kapı var.

Kapı kırılacak mı?

- Yâ Huzeyfe! Bu kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı?

- Ey mü’minlerin emîri! O kapı kırılacak.

Bu cevap üzerine Hz. Ömer:

- Desene ümmet-i Muhammed kıyâmete kadar bir araya gelemeyecek! diyerek üzüntüsünü dile getirdi.

Daha sonra Huzeyfe’ye o kapının ne olduğu sorulduğunda şu cevabı vermiştir:

- O kapı Hz. Ömer idi.

Hz. Ömer’in bunu bilip bilmediği sorulunca da:

- Akşam ve sabahın olacağını bildiği gibi biliyordu, cevabını vermiştir.

Nitekim daha sonra Hz. Ömer şehîd edilmiş, Hz. Osman devrinin sonlarında alevlenen fitne târih boyunca bitmemiştir.

Kötü zaman gelecek mi?

Hz. Huzeyfe şöyle anlatıyor:

Herkes Resûlullah efendimize hayırdan sorardı. Ben ise ileride hâsıl olacak fitnelerden sorardım. Çünkü bunların şerrine yakalanmaktan korkuyordum. Dedim ki:

- Yâ Resûlallah, biz, Müslüman olmadan önce kötü kimselerdik. Allahü teâlâ, senin şerefli vücudun ile İslâm ni’metini, iyiliklerini bizlere ihsân etti. Bu saâdet günlerinden sonra yine kötü zaman gelecek mi?

- Evet gelecek.

- Bu şerden sonra, hayırlı günler yine gelir mi?

- Evet gelir. Fakat o zaman bulanık olur.

- Bulanıklık ne demektir?

- Benim sünnetime uymıyan ve benim yolumu tutmayan kimseler ortaya çıkar. İbâdet de yaparlar. Günâh da işlerler.

Cehenneme çağıranlar

- Bu hayırlı zamandan sonra, yine şer olur mu?

- Evet, Cehennemin kapılarına çağıranlar olacaktır. Onları dinleyenleri Cehenneme atacaklardır.

- Yâ Resûlallah! Onlar nasıl kimselerdir?

- Onlar da bizim gibi insanlardır. Bizim gibi konuşurlar.

- Onların zamanlarına yetişirsem ne yapmamı emredersiniz?

- Müslümanların cemâ’atına ve hükümetine tâbi ol!

- Müslümanların hükümeti yoksa ne yapalım?

- Bir kenara çekil. Aralarına hiç karışma, ölünceye kadar yalnız yaşa.

Huzeyfe, Hz. Osman’ın halîfeliği sırasında Azerbaycan ve Ermenistan taraflarının fethine gönderildi. Buradaki hizmetlerinin yanında mühim bir hizmeti de, Kur’ân-ı kerîm nüshâlarının çoğaltılmasına sebep olmasıdır. Çünkü o, Azerbaycan ve Ermenistan tarafına gittiğinde,

Kur’ân-ı kerîmin değişik lehçelerle okunduğunu görerek, Kur’ân-ı kerîmin Kureyş lehçesi üzerine çoğaltılmasını Hz. Osman’a teklif etti. Bunun üzerine Hz. Osman, Kur’ân-ı kerîm nüshâlarını çoğaltıp; belli merkezlere gönderdi.

Hayatının çoğu savaşlarda geçen Huzeyfe bin Yemân, Hz. Osman şehîd edildiğinde Medîne’de bulunuyordu. Bu sırada yaşı oldukça ilerlemişti. Dördüncü halîfe Hz. Ali’nin, ilk günlerinde hastalandı. Artık iyice ihtiyarlamıştı. Müslümanlar akın akın ziyâret ediyorlardı.

Bir arkadaşına 300 dirhem vererek buyurdu ki:

- Bu parayla, kefen alıverin.

Desenli bir kumaş getirdiler. Onu görünce:

- Bu kefen değil, gömlek içindir. Kefen, boydan boya iki bez parçası olur, dedi.

Dost ânî geldi

Sonra da yavaş bir sesle buyurdu ki:

- Hem sizin arkadaşınız iyi bir Müslüman ise, cenâb-ı Hak; kabirde o kefeni, daha iyisiyle değiştirir. Kötü ise, daha kötü şeylere hazırlanmalıdır.

Hz. Ali’nin hilâfetinin 40. günü, 656 senesinde, Huzeyfe hazretleri de, sırlarıyla birlikte sevgili Peygamberimize kavuştu.

Hz. Huzeyfe ölüm döşeğinde yattığı vakit şöyle duâ etmiştir:

- Dost ânî bir baskınla geldi. Pişmanlık fayda vermez. Allahım, fakirlik ve hastalıktan hakkımda hayırlı olanı bana ver. Ölüm hakkımda yaşamaktan hayırlı ise, sana ulaşıncaya kadar ölüm yolunu bana kolaylaştır.

Huzeyfe bin Yemân hazretleri şöyle anlatıyor:”Hendek savaşının en şiddetli safhaya ulaştığı bir sırada, bir gece yarısı Eshâb-ı kirâmdan bir grup olarak Resûlullahın yanında idik. Öyle bir gecede bulunuyorduk ki, ondan daha karanlık bir gece görmemiştik. Bu şiddetli karanlıkla birlikte gök gürültüsünü andıran korkunç bir rüzgâr da esmeye başlamıştı.

Ok ve taş atma

Bu sırada müşrik ordusu, telâşa kapılıp, kendi aralarında anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Peygamber efendimiz bize onların bu hâlini haber verdi. Resûluluh efendimiz gece bir miktar namaz kıldıktan sonra yanıma geldi. Soğuktan ve açlıktan iki dizim üzerine çöküp büzülerek oturuyordum. Bana dokunarak buyurdu ki:- Git şu kavim ne yapıyor bir bak! Yanıma dönüp gelinceye kadar onlara, ok ve taş atma. Mızrak ve kılıç vurma. Sen benim yanıma dönüp gelinceye kadar, ne soğuktan, ne sıcaktan zarar görmeyeceksin, esir edilip, işkenceye de uğramayacaksın.

Resûlullahın bu sözlerinden anladım ki, bana hiç bir zarar gelmeyecek. Kılıcımı yayımı aldım, gitmek üzere hazırlandım. Resûlullah efendimiz benim için duâ etti:
- Allahım, onu önünden, ardından, sağından, solundan, üstünden, altından koru!

Müşriklere doğru yürümeye başladım. Sanki hamamda yürüyor gibiydim. Vallahi içimde ne bir korku, ne bir üşüme, ne de bir ürperti vardı. Nihâyet müşriklerin ordugâhına vardım. Reisleri Ebû Süfyân ve diğerleri ateş yakmışlar, başında ısınıyorlardı. Ebû Süfyân daha o zaman Müslüman olmamıştı.
Hemen aklıma Ebû Süfyân’ı orada öldürmek geldi. Ok çantamdan bir ok çıkarıp, yayıma yerleştirdim. Ateşin ışığından faydalanarak onu vurmak istedim. Tam atacağım sırada Resûlullahın, “Benim yanıma dönüp gelinceye kadar bir hâdise çıkartmayacaksın” buyurduğunu hatırladım ve onu öldürmekten vazgeçtim.

Bundan sonra kendimde kuvvetli bir cesâret buldum. Müşriklerin yanına sokulup ateşin başına oturdum. Görülmemiş derecedeki şiddetli rüzgâr ve Alllahü teâlânın görülmeyen ordusu melekler, onlara yapacağını yapıyordu. Rüzgârda, kap kacakları devriliyor, ateşleri ve ışıkları sönüyor, çadırları başlarına yıkılıyordu. Bir ara müşrik ordusunun kumandanı Ebû Süfyân ayağa kalkıp dedi ki:

- İçinizde gözcüler ve casuslar bulunabilir, dikkat ediniz, herkes yanındakinin kim olduğuna baksın! Herkes yanında oturanın elini tutsun!

Durulacak yerde değilsiniz

Ebû Süfyân, aralarına bir yabancının girdiğini sezer gibi olmuştu. Hemen ellerimi uzatıp, sağımda ve solumda bulunan iki kişinin ellerinden tutup, onlardan, önce isimlerini sordum. Böylece tanınmamı engelledim. Nihayet Ebû Süfyân:- Ey Kureyşliler, siz durulacak gibi bir yerde değilsiniz. Atlar, develer kırılmaya, ölmeye başladı. Kıtlık her tarafı sardı. Rüzgârdan, başımıza gelenleri görüyorsunuz. Hemen göç edip gidiniz. İşte ben gidiyorum, diyerek devesine bindi.Müşrik ordusu perişan bir hâlde toplanıp, Mekke’ye doğru hareket etti. Rüzgârdan üzerlerine yağan taş ve çakıl sesini işitiyordum.Müşrik ordusu çekip gidince, ben de Resûlullahın yanına döndüm. Yolun yarısına geldiğimde karşıma yirmi kadar beyaz sarıklı süvâri şeklinde melekler çıktı. Bana dedilir ki:

- Resûlullaha haber ver. Allahü teâlâ düşmanı perişan etti!

Resûlullahın yanına geldiğimde, bir kilim üzerinde namaz kılıyordu. Fakat ben döner dönmez, gitmeden önceki üşüme ve titreme hâlim tekrar başlamıştı.

Huzeyfe bin Yemân, Eshâb-ı kirâm arasında Peygamberimizin sırdaşı olmasıyla meşhurdur. Peygamberimiz ona, Eshâb-ı kirâm arasına karışarak kendilerini gizleyen ve böylece fitne çıkarmak isteyen münâfıkların kimler olduğunu tek tek bildirmiştir. Bundan başka vukû bulacak hâdiseleri de bildirmişti.

Eshâb-ı kirâm arasında çok sevilir ve ayrı bir itibar gösterilirdi. Çünkü o, Resûlullahın verdiği sırlarla dolu idi. Resûlullah gizli kalması lâzım olan bir çok şeyi, Hz. Huzeyfe’ye söyledi.

Lâzım olanı bildirdik

O ve Ebû Hüreyre buyurdular ki:- Server-i âlem, âlemin yaratıldığı zamandan, yok olacağı güne kadar, olmuş ve olacak şeyleri bize bildirdi. Bunlardan bildirilmesi lâzım olanları size bildirdik. Lâzım olmayanları, sakladık, bildirmedik.Hz. Huzeyfe, Peygamber efendimizin sağlığında Hendek’ten sonraki savaşların hepsine katıldı. Resûlullahın vefâtından sonra Hz. Ebû Bekir, onu ordu kumandanı ta’yîn etti. Dinden dönenlerle savaşmak üzere Umman’a gönderdi. Kendisine katılan İkrime ile birlikte Umman halkını tekrar İslâma döndürdü. Bundan sonra Umman’da, önce zekâtları toplamakla, sonra da vâli olarak vazîfelendirildi. Sonra da Mezopotamya taraflarında yapılan savaşlara katıldı. Irak’ın ve İran’ın fethinde bulundu.Nihâvend savaşında Nu’man bin Mukarrin şehîd olunca, İslâm sancağını Huzeyfe eline alarak Hemedân, Rey ve Deynura’yı fethetmiştir. Cezîre’nin fethinde bulunarak, Nusaybin vâliliğine ta’yîn olundu.

Hz. Ömer yeni bir vâli ta’yîn ettiği zaman, oranın halkına mektup yazarak, “Yeni vâli, âdâletle hükmettiği müddetçe; siz de onun emirlerine uyunuz” derdi. Hz. Huzeyfe’ye verdiği mektupta ise şöyle yazdı:

“Ey Nusaybin halkı! Bu gönderdiğim vâlinin, bütün emirlerine uyun. Her isteğini yerine getirin.”

Nusaybinliler, karşılamaya çıktılar. Onu gördükleri zaman; hayvanı üzerinde, bir parça kuru etle ekmek yiyordu. Selâmlaştılar. Sonra halîfenin emirnâmesini gösterdi. Onlar da dediler ki:

- Hz. Ömer’in emirleri, başımız üzerine! Sen de hoş geldin, safâ geldin. Lâkin, bizden isteklerin ne ise; şimdi söyle. Belki karşılıyamıyacağımız şeylerdir!

Yeni vâli tebessüm ederek şu cevabı verdi:

- Aranızda kaldığım müddetçe sizlerden; sâdece, kendimin ve hayvanımın yiyeceğini istiyorum. Başka hiçbir şey istemem.

Duâ eden kurtulur

O şehirde, epeyce müddet bulundu. Görevini, kusursuz yapmaya çalışıyordu. Bilhassa Cum’adan önce, Müslümanlara va’z ve nasîhat eylerdi. Bir defasında buyurdu ki:- Ey Mü’minler! Fitne, önce kalblerde filizlenir. Su katılmamış şarap bile; fitne kadar, insan kalbini çelemez, bozamaz. Sizler, fitneye doğru gitmeyiniz. Allaha yemîn ederim ki fitne insanları; selin, çöpleri sürüklediği gibi sürükler götürür!..- Yâ “Huzeyfe! Fitneden nasıl kurtulabiliriz?- Duâ eden, kurtulur.

- Ne zaman duâ edelim?

- Namazdan sonra. Çünkü kulları, güzelce abdest alıp, namaza durdukları zaman; cenâb-ı Hak da namaz kılanlara yönelir. İşte o anlarda duâ ediniz! Fakat sizler; hayırlı kimseler olmak istiyorsanız; geçici olan dünya için âhireti terketmeyiniz!

Hz. Huzeyfe, Medâyin şehrinde uzun müddet vâlilik yaptı. Oranın halkı, onun idâresinden son derece memnun olup, kendisini çok sevmişlerdi. Nihayet bir akşam, Hz. Ömer’den haberci geldi. Artık, Huzeyfe’nin Medîne’ye dönmesini istiyordu…

Emir üzerine hazırlandı, helâllaştı, vedâlaştı ve yola çıktı. Dönüşünü bekleyenler arasında, halîfe de bulunuyordu. Az çok yaklaşınca, Halîfe dikkatle baktı. Gördü ki; Medâyin vâlisi gönderdiği gibi dönüyor! Bunca yıl sonra; aynı hayvan üzerinde, aynı sâde elbiseler içinde.

Yan yana geldiler ve selâmlaştılar, kucaklaştılar. Halîfe sevinçle:

- Sen, benim kardeşimsin. Ben de, senin kardeşinim, diyerek, hislerini belirtti.

Cenâzesini niçin kılmadın?

Hz. Ömer halîfeliği zamanında Huzeyfe’nin bir cenâzenin namazını kılmadığını görerek, ona sordu:
- Niçin cenâze namazını kılmadın?Resûlullahın sırdaşı Hz. Huzeyfe dedi ki:- Resûlullah efendimiz, bana o kişinin münâfık olduğunu açıklamıştı. Bunun için onun namazını kılmadım.

- Allahın Resûlü münâfıklar arasında Ömer’i de saydı mı yâ Huzeyfe?

- Hayır, yâ Ömer.

- Peki memurlarım arasında münâfık var mı?

- Sadece bir tane var. Ancak ismini söylemeye memur değilim.

Huzeyfe hazretleri, Hz. Ömer’in bütün ısrârına rağmen ismini söylememiştir. Sonra o münâfık Hz. Ömer tarafından uzaklaştırılmıştır.

Bundan sonra Hz. Ömer, Huzeyfe’nin gitmediği cenâzeye gitmemiştir. Çünkü onun gitmemesini, ölenin münâfık olduğuna işâret sayardı.

Birgün Hz. Ömer, huzurunda bulunan ba’zı Eshâb-ı kirâma sordu:

- Resûlullah efendimizin fitne hakkında olan sözü hatırında olan var mı?

İçlerinden Huzeyfe dedi ki:

- Ey mü’minlerin emîri! Peygamberimizin bu konudaki sözü aynıyla benim hatırımdadır buyurdu ki,

“Kişi ailesinden, malından, çocuklarından ve komşusundan dolayı fitneye düçâr olur. Böyle günâhlara oruç tutmak, namaz kılmak ve iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak keffâret olur.”

- Maksadım o değil, deniz gibi dalgalanacak fitneyi soruyorum.

- Ey mü’minlerin emîri! Senin için endişelenecek bir şey yok. Senin zamanınla onun arasında bir kapalı kapı var.

Kapı kırılacak mı?

- Yâ Huzeyfe! Bu kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı?- Ey mü’minlerin emîri! O kapı kırılacak.Bu cevap üzerine Hz. Ömer:- Desene ümmet-i Muhammed kıyâmete kadar bir araya gelemeyecek! diyerek üzüntüsünü dile getirdi.

Daha sonra Huzeyfe’ye o kapının ne olduğu sorulduğunda şu cevabı vermiştir:

- O kapı Hz. Ömer idi.

Hz. Ömer’in bunu bilip bilmediği sorulunca da:

- Akşam ve sabahın olacağını bildiği gibi biliyordu, cevabını vermiştir.

Nitekim daha sonra Hz. Ömer şehîd edilmiş, Hz. Osman devrinin sonlarında alevlenen fitne târih boyunca bitmemiştir.

Kötü zaman gelecek mi?

Hz. Huzeyfe şöyle anlatıyor:
Herkes Resûlullah efendimize hayırdan sorardı. Ben ise ileride hâsıl olacak fitnelerden sorardım. Çünkü bunların şerrine yakalanmaktan korkuyordum. Dedim ki:- Yâ Resûlallah, biz, Müslüman olmadan önce kötü kimselerdik. Allahü teâlâ, senin şerefli vücudun ile İslâm ni’metini, iyiliklerini bizlere ihsân etti. Bu saâdet günlerinden sonra yine kötü zaman gelecek mi?- Evet gelecek.

- Bu şerden sonra, hayırlı günler yine gelir mi?

- Evet gelir. Fakat o zaman bulanık olur.

- Bulanıklık ne demektir?

- Benim sünnetime uymıyan ve benim yolumu tutmayan kimseler ortaya çıkar. İbâdet de yaparlar. Günâh da işlerler.

Cehenneme çağıranlar

- Bu hayırlı zamandan sonra, yine şer olur mu?- Evet, Cehennemin kapılarına çağıranlar olacaktır. Onları dinleyenleri Cehenneme atacaklardır.

- Yâ Resûlallah! Onlar nasıl kimselerdir?
- Onlar da bizim gibi insanlardır. Bizim gibi konuşurlar.

- Onların zamanlarına yetişirsem ne yapmamı emredersiniz?
- Müslümanların cemâ’atına ve hükümetine tâbi ol!

- Müslümanların hükümeti yoksa ne yapalım?

- Bir kenara çekil. Aralarına hiç karışma, ölünceye kadar yalnız yaşa.

Huzeyfe, Hz. Osman’ın halîfeliği sırasında Azerbaycan ve Ermenistan taraflarının fethine gönderildi. Buradaki hizmetlerinin yanında mühim bir hizmeti de, Kur’ân-ı kerîm nüshâlarının çoğaltılmasına sebep olmasıdır. Çünkü o, Azerbaycan ve Ermenistan tarafına gittiğinde,

Kur’ân-ı kerîmin değişik lehçelerle okunduğunu görerek, Kur’ân-ı kerîmin Kureyş lehçesi üzerine çoğaltılmasını Hz. Osman’a teklif etti. Bunun üzerine Hz. Osman, Kur’ân-ı kerîm nüshâlarını çoğaltıp; belli merkezlere gönderdi.

Hayatının çoğu savaşlarda geçen Huzeyfe bin Yemân, Hz. Osman şehîd edildiğinde Medîne’de bulunuyordu. Bu sırada yaşı oldukça ilerlemişti. Dördüncü halîfe Hz. Ali’nin, ilk günlerinde hastalandı. Artık iyice ihtiyarlamıştı. Müslümanlar akın akın ziyâret ediyorlardı.

Bir arkadaşına 300 dirhem vererek buyurdu ki:

- Bu parayla, kefen alıverin.

Desenli bir kumaş getirdiler. Onu görünce:

- Bu kefen değil, gömlek içindir. Kefen, boydan boya iki bez parçası olur, dedi.

Dost ânî geldi

Sonra da yavaş bir sesle buyurdu ki:- Hem sizin arkadaşınız iyi bir Müslüman ise, cenâb-ı Hak; kabirde o kefeni, daha iyisiyle değiştirir. Kötü ise, daha kötü şeylere hazırlanmalıdır.Hz. Ali’nin hilâfetinin 40. günü, 656 senesinde, Huzeyfe hazretleri de, sırlarıyla birlikte sevgili Peygamberimize kavuştu.Hz. Huzeyfe ölüm döşeğinde yattığı vakit şöyle duâ etmiştir:

- Dost ânî bir baskınla geldi. Pişmanlık fayda vermez. Allahım, fakirlik ve hastalıktan hakkımda hayırlı olanı bana ver. Ölüm hakkımda yaşamaktan hayırlı ise, sana ulaşıncaya kadar ölüm yolunu bana kolaylaştır.

 

TOKATLI BEKİR VE ÇANAKKALE SAVAŞI Temmuz 7, 2007

Kategori: Analizler, BİZ OSMANLIYIZ, EN ÖNDEKİLER, aşkımız çanakkale — geceyolculuklari @ 8:42 am

             

  

–TOKATLI BEKİR –

Sene 1915 tokatın bir köyünde düğün vardır bu TOKATLI BEKİR’İN düğünüdür.
Bekir köyün bıyyığı henüz yeni terlemeye başlamış genç delikanlılarından biridir.Bekirin Ayşe ile düğünleri vardır.Köy meydanında davul zurnalar çalınır kadınlar bir tarafta erkeler bir tarafta herkes eğlenmektedir.Bu davul ve zurna sesleri arasında köy kahyası yüksek bir yere çıkarak şöyle bağırır 
(Ey ahali ! kasabadan müftü efendi haber salmış!Çanakkalede harp kopmuş! Oraya akşama gönüllü bir kafile çıkacakmış!Eli silah tutan erkeklerden isteyenler gidip muhtarlığa kendi ni  yazdırsınlar!Duyduk duymadık demeyin haaaa…!)
Diye gelen duyuruyu etrafındakilere duyurmaya çalışıyordu.Bu duyurudan sonar Bir den davulların sesi kesilir.Ortalığı büyük bir sessilik kaplar.Herkes muhtara koşmuştur gönüllü kafileye yazılmak için.O esnada Bekir bir bakarki yanında bir kaç yakını hariç kimse kalmamıştır. Oda Hemen eve koşar kapıyı çalar,
 ”Anama söyleyin kapıyagelsin der.Annesi kapıya gelir buyur evladım der. Bekir anasına “Anacıoğım ÇANAKKALEDE harp kopmuş akşama oraya gönüllü kafile gidecekmiş! Köyün gençleri Muhtarlığa yazılmaya gittiler sende bana biraz üst baş biraz yiyecek hazırla bende onlara hemen yetişeyim bende yazılmaya gidiyorum der
                                                                                                                                                                                                                                                  Anası,
-Sen nediyorsun evladım bugün senin düğün derneğin var! Akşam nikah edeceğiz ! gidemezsin der.Bekirin ısrrarı karşısında sen daha sonra  gidersin evladım der.Bekir anasına;
-Hayır anam kalamam! Arkadaşlarım akşama benim ve benim gibi nicelerinin namusunu korumak için cepheye giderken ben onlardan geriye kalamam !Ben sıcak yatağımda keyf yapamam !BEKİR korktuda AYŞENİN etekleri altına girdi dedirtmem kendime anam der.Bekirin ansı;
-Gözümün nuru BEKİRİM peki AYŞEYE ne diyeceğiz?Elin kızına ne söyleyeceğiz? Elin kızna aldık getirdik Annesine babasına ne söyleyeceğiz? söylermisin bekirim ? der.BEKİR annesinin gözlerinin içine bakar ve
-Anacaığım ona AYŞE ye dersinizki BEKİR senin namusunu korumak,eline düşman eli değmesin diye cepheye gitti! AYŞE elinin kınasını soldurmasın ve beni beklesin, harp bitince düğünümüzü derneği mizi yeniden yapacağız der.Anası ona dönerek şöyle der.
-BEKİRİM benim ciğer parem ya dönmezsen ! ya şehit olursan oğlum der.BEKİR buğulu gözlerle Anasının  gözlerinin içine bakar ve şöyle der.
-Anacığım;eğer şehit olupta dönmezsem AYŞE BİLSİNKİ söz veriyorum huzuru ilahide Bizzat Peygamberimizi dünürcü gönderip onu YÜCE ALLAH’TAN tekrer isteyeceğim.Düğünümüzü orada cennette yapacağız tamamı anneciğim der.
19 mayıs 1915 teki arıburnundaki savaşta ESAT PAŞANIN bütün ısrarlarına rağmen alman komutan L.V.SANDERS yanlış taktiği yüzünden savaş tam bir flekete dönüş müş ve eskerlerimiz çok büyük kayıplar vermişler.Buradaki yararlılar dan bir çoğu buradan alınarak AKBAŞ SAHRA hastenesine getirilmiştir.Bu yaralılar arasında TOKATLI BEKİRDE vardır. Bekirin bacağı kangiren olmuş ve hastalığı birhayli ilerle miş durmdadır.Bekirin ayağının kesimesi gerekmektedir. Bundan sonrasını hastenede görev yapan hemşire SAFİYE Hanımdan dinleyelim”
Bekirin dizindeki kangiren Hastalığı hayli ilerlemiş durumdaydı bu nedenle dizinden aşağısı kesilmesi gerekiyordu.       Eti bir hayli çürümüş ateşide bir hayli yükselmişti.Diğerlerinde olduğu gibi onuda uyuşturucusuz ameliyat edecektik. Yaralıların feryadını duyurmamak ve onun manevi cesaretini arttırmak için ameliyat esnasında 5 -10 sıhiye eri tekbir getiriyordu.Bekir en ufak bir tepki vermiyor, acı hissi yansıtmıyor du. Bekir bu durumunu hiç düşünmüyor Bana ne yapacaksanız çabuk yapın ben hemen cepheye dönmek istiyorum. Arkadaşlarımla düşmana karşı çarpışmak istiyorum komutanım bana gönül koymasın diyordu.Ameliyat esnasında Sıhıyye erleri ile birlikte oda TEKBİR GETİRİ YORDU. Bacağını kestik yatağına yatırdık gece yarısı oılmuştu.Doktorlarda bende istirahata çekildik. Ne kadar uyuduk bilemiyorum bitişik odadan bir gürültü oldu. “Hemşire hanım BEKİR! BEKİR! Diye seslendiler.Hemen oraya koştum bekir yatağından Kalkmış ve tek ayağı üzerine hopluyordu ve ” ameliyat bitti beni butrada ne tutuyorsunuz ben cepheye gideceğim diyordu.” bekir dur dedim Uzun süre tek ayağı üzerine kalmış olacakki birden yere yığıldı.yanımdakilerin yardımı ile onu tekrar yata ğına yatırdık.Bekiri kurtarmak için Son bir ümit kalçasından kesmek olablirdi.Artık kan kayıbın dan benbeyaz olmuş şuur kaybı yaşıyordu Doktorları beklerken kendine geldikçe bana düğününü ve cepheye gelişini anlatıyordu.Bir ara bulunduğumuz yere yakın bir yerden ezan sesi geliyordu belliki sabah oluyordu.Bekir ezanı duydu.Gözlerini açtı ve “hemşire hanım bu EZAN değilmi dedi.Sonra oda ezanı bir süre tekrar etti.Bitince bana döndü ve hemşire hanım galiba ben şehit olacığım cepheye gidemeyeceğim artık! Eğer Ölürsem beni hemen şuraya gömün!Bana öyle bir mezar kazınki,düşman üzerimden atlayıp geçemesin düşmanla aramızda sınır olsun! Diye mırıldandı.Sonra tekrar şuurunu tekrar kaybetti.Ağlamaya başladım bir ara tekrar gözlerim BEKİRE kaydı.Yüzü al ala olmuşve adeta cansız vucusu Tebessüm ediyordu.Doktorlar geldiğinde ise BEKİR için yapılacak birşey kalmamıştı.
Bekir’inAyşe ile olan düğünleri ahrete kalır.Şimdi onların cennetteki düğünlerini duyar ve hisseder gibiyiz.Hayallerinizi biraz zorlayın belkide onların o muhteşem düğünlerini sizde görebilirsiniz.ALLAH ONLARIN HEPSİNDEN RAZI OLSUN VE BİZE ŞEFAATLERİNİ NASİP ETSİN.
 

KINALI HASANLARI YETİŞTİRECEK ANNELER ARANIYOR Temmuz 7, 2007

      

             KINALI HASAN

Kınalı hasan YOZGAT İLİ SORGUN İLÇESİ KARAYAKUPLAR KÖYÜNDEDNDİR.
Çankkalede 64 P.Alayı 1 Tabur 2 bölüğe yeni katılan erlerden biridr.

Bölük Komutanı Sırrı bey yeni bölüğe yeni katılan erleri tek tek gözden geçirir.

Sıra hasana gelince Hasanın saçlarındaki kına Yüzbaşı sırrı beyin dikkatini çeker ve Hasana  başındaki kınanın ne anlama geldiğini sorar.

Hasan birazda mahçup bir halde,
-Valla bimiyorum kumandanım cepğheye gelirken annem yaktı ne olduğunuda bilmiyorum eğer bir anlamı varsa ancak annem bilir der. Yüzbaşı SIRRI Bey hadi
“Anana bir mektup yaz bakalım ne anlama geldiğini sor böylelikle bizde öğrenmiş oluruz” der.Hasan’ın okuması yazması yoktur bölük yazıcısına bir mektup yazdırır.
Mektubunda anasına şöyle der “Anacığım kumandanım saçlarımdaki kınanın ne anlama geldiğini sordu ancak cevap veremedim mahçup oldum arkadaşlarımın arasında,sakın diğer kardeşlerim askere geldiklerinde sakın onların saçına kına yakma der.Yüzbaşı aradan geçen bunca  zaman dan sonra bir gün bölük karargahında bir kaç Mektup dikkatini çeker yanındakilere bunları sahiplerine niye vermediniz der. Gayri ihtiyari.
Mektuplardan birini alır okumaya başlar bakarki bu kınalıhasanın mektubudur.
Mektupta annesi Hasana selam kelam ve hısım eş dost akrabadan heberler verdikten sonra Hasana saçlarına neden kına yaktıpını anlatır.  şöyle der; “kumandanın saçındaki kınayı sormuş bunda bilmeyecek ne varmış ki yavrum ? Bizim buralarda kurbanlık koçları önce kına
yakarlar Sonrada onları Allaha kurban ederler.Bende seni dört kardeşinin içinden vatan için kurban seçtim,hem düşündümki kıyamet günü mahşer yerinde o kına senin işaretin olsunda o mahşeri kalabalıkta seni kolayca bulabileyim,aha işte benim kınalı kuzum burada deyip bağrıma basayım, Senin şefaatine sığınalım istedik ANAN HATİCE DER.
“der.Yüzbaşı sırrı bey daha fazla mektubu okuyamaz ve posta erini HASANI aramaya gönderir.Çok geçmeden posta eri geri döner.Hasan bir hafta önceki arı burnu savaşında şehit düştüğü haberi gelir.                               Cebinden bir mecidiye Parayla birde kağıt çıkmıştır.Kağıtta tamamlanmamış bir şiir çıkar

Anam yakmış kınayı adak diye
Bende vatan için kurban doğmuşum
Anamdan Allaha son bir hediye
Kımandanım ben ismail doğmuşum

Evet hasanın kınalı hasanın hikayeside böyledir.Allah onlardan razı olsun ve şefaatlerine bizleri nail eylesin.