ONDOKUZ (19)
Bir gün bir yerde bir zaman diliminde
Takvimlerin on dokuzu gösterdiği bir günde
Bir anda gönül evimin kapısı çalındı
Sordum kapımdakine kimsiniz diye
Dedi ki ..! bir adım sevgi , bir adım mutluluk
Yani yıllarca kader limanında beklediğin
Yani ağlayıp gözü yaşlı yolunu beklediğin
Yani dualarında yalvarıp Rabbinden istediğin
Yani tesbih tanelerinde ismini zikrettiğin
Yani geceleri rüyalarında (19) ondokuzla müjdelendiğin
Yani Mecnunu kıskandıracak kadar Leyla’m diye sevdiğin
O benim işte..! aç kapıyı ben geldim yani ……e
Kapı açılıp ardına kadar aralandı
Bekleyenle beklenilen bir birine sarıldı
Sel oldu gözde yaşlar birbirine karıştı
Bu öyle bir sahneydi ki yürekleri dağladı
Bu sahneyi seyreden cümle herkes ağladı
Bir çile ve hasret ki dağlar kadardı
Ama bitmişti acılar buraya kadardı
Onlar için bundan sonra mutluluk vardı
Yerdekiler ve göktekiler duaya durdu
Yapılan bu dualarını Allah kabul buyurdu
Elbiseleri vardı yasinlerden işlenmiş
Ayetlerle, dualarla nakış, nakış süslenmiş
İki seven kavuşup vuslatı buldu
Ve zaman bir büyük aşkın şahidi oldu
Hoş geldin LEY LAM gönlümün gözü aydın
Olaydın keşke ta baştan sen olaydınHİKMET GÜNDÜZ 1998
ÖNEMLİ HATIRLATMA
Şiirler şahsıma ait olup yasal güvence kapsamındadır.Kaynak ( site adresi ve şairin ismi )
verilmeden kullanılması ve yayınlanması yasaktır.Bu aynı zamanda emek hırsızlığı olup kul hakkını ihlaldir.
ONDOKUZ (19) Ağustos 16, 2007
SENDE SEVERSİN Ağustos 16, 2007
SENDE SEVERSİN
Gülme bakıp halime öyle arkadaş
Aşka boyun eğer sende seversin
Senide vurur bir gün deniz mavisi gözler
Vurgun yersin aşktan sende seversin
Nerede ne zaman hiç belli olmaz
Aşk öyle bir güçtür ki hiç karşı konmaz
Seninde çalar kalbini sevda yüklü bir bakış
Tutulursun aşka sende seversin
Bir gün bu yollara sende düşersin
Aşkın pınarından sende içersin
Ama yirmisinde ama kırkında
Aşka boyun eğer sende seversin
Aşkın tarihine baktım bir şöyle
Mecnunda Leyla’ya aşıkmış böyle
Bir gün sende düşersin çektiğim derde
Anlarsın halimden sende seversin
Tutulmuşum ona bak görüyorsun
Şu halime bakıp hep gülüyorsun
Anlayamasın aşkı sen daha toysun
Öğrenince aşkı sende seversin
Aklın firar eder mantığın karışır
Gece ile gündüzün bir birine karışır
Alev alev yanar gönlün nara karışır
Yanarsın bu ateşte sende seversin
Aşk ki; nice sultanları tahtından etti
Nicelerini mecnun divane etti
Ferhat’a şirin için dağlar deldirtti
Eser bir deli rüzgar sende seversin
HİKMET GÜNDÜZ 1977 lise yıllarım
ÖNEMLİ HATIRLATMA
Şiirler şahsıma ait olup yasal güvence kapsamındadır.Kaynak ( site adresi ve şairin ismi ) verilmeden kullanılması ve yayınlanması yasaktır.Bu aynı zamanda emek hırsızlığı olup kul hakkını ihlaldir.
BEN ATEİSTİM Ağustos 16, 2007
Ben Ataistim
UZUN DEYİP GEÇMEYİN LÜTFEN OKUYUN.HAK RIZASI İÇİN.HAYRAN KALACAKSINIZ
Beyaz esya pazarlamacisi kamyondan iner. Beyaz esya satan dukkana girer .Dukkanda dini bir konuda sohbet yapilmaktadir. Satici sohbet esnasinda kafasini uzatarak:
-Merhaba , ben ateistim, sizinle dini konularda tartisabiliriz, dedi.
Dukkanda bulunanlardan biri olan Necmi Abi
-Hos geldin Ateist kardes,
-Hos bulduk
-Buyur gel oturalim, sohbet edelim.
Ateist oturur.
-Isminiz nedir ateist kardes?
-Yildirim
-Merhaba Yildirim memnun oldum benim adim da Necmi.
-Sagol.
-Sen akilli, zeki birine benziyorsun, dedi Necmi Abi.
- Nerden bildin? Diye sordu Yildirim.
( Necmi abi bastan yaglama yapiyor ki kapi sonra gicirdamasin)
-Pazarlama mudurusunuz, aptal adami mudur yapmazlar .Ordan anladim, dedi.
-Tesekkur ederim.
O yuzden sen ateist olamazsin.Ateist olmak icin akilsiz aptal olmak lazim. Cunku su kainata baktigimizda her sey Allah’in varligini bize gosteriyor, dedi.
Yildirim sessiz beklemede. Necmi abi cebinden gozlugunu cikardi.
-Yildirimcigim madem sohbet edicez , sevdim seni.
-Ben de sizi sevdim, severim konuskan insanlari,dedi Yildirim.
Necmi abi gozlugu gostererek:
-Buna ne dersiniz Yildirimcigim?
-Gozluk deriz, dedi.
-Biz de gozluk deriz.
Cebinden kalem cikartip:
-Buna ne dersiniz?
-Kalem deriz, dedi.
-Biz de kalem deriz, dedi Necmi abi. Buarada dukkan sahibi bir tepsi seftali ortaya koydu sohbet esnasinda afiyetle yensin diye.
Necmi abi bir seftaliyi eline alarak:
-Peki buna ne dersiniz Yildirimcigim? dedi
-Seftali deriz, dedi.
-Bak iste biz de seftali diyoruz.Demek ki gorus ayriligimiz yok. Simdi sen buna seftali desem ben patates desem, digerine kalem desen ben de baston desem herhalde bu adamla sohbet edilmez deyip kalkip giderdin. Demek ki baktigimizda ayni seyleri gorebiliyoruz.
Simdi biz bu seftaliyi nerden aldik Yildirimcigim?
-Manavdan, dedi.
-Hayir oyle degil. Yani denizden mi cikardik, topraktan mi cikardik, yoksa agactan mi topladik?
-Agactan dedi.
-Peki bu agacin asli nedir?
-Nasil yani? diye sordu Yildirim.
-Yani bu agac aslinda bir odun degil mi?
-Evet dogru, biz agac diyoruz ama asli odun.
-Peki bu odun seftali yapmayi ogrenmek icin okula gitti mi? Kursa gitti mi?
-Gitmez tabi ki, dedi.
-Akli var midir bu odunun? Dusunup desin ki : Ya ben bu insanlara seftali yapayim de afiyetle yesinler.
Yildirim dusundu:
-Akli yok, dedi.Okula da gitmedi.
-Yani Yildirimcigim, bu odun oyle bir sey uretiyor ki tadi, rengi, kokusu hosumuza gidiyor, icindeki vitamin vucudumuzu besliyor. Yildirimcigim bu seftaliyi bize bizi taniyan biri mi verebilir yoksa bu odun mu verebilir?
Yildirim dondu kaldi. Durdu, dusundu:
-Sen, dedi. Bir deryasin.
Necmi abi gulumseyerek:
-Ben derya degilim , derya bizim okudugumuz Kuran Tefsiri kitaplaridir. Iste Yildirimcigim. Bizi taniyan, seven, aciyan ve neyden hoslandigimizi bilen bir Rabbimiz var. O seftaliye kokuyu veren , burnumuza da o kokuyu alma kabiliyeti vermis. Tadini veren, dilimize tat alma kabiliyeti vermis. Iste O bizim Rabbimizdir, Allah’imizdir.
Necmi abi devam ederek:
-Mesela dedi inegin sut vermesi. Inek bizi tanimaz. Arinin bal vermesi, ari bizi tanimaz. Simdi biz bilim adamlarini toplayip desek ki: Ya profesorler , bu arilar var ya cok terbiyesiz seyler, biz balini almaya gidince bizi sokuyorlar. Biz bundan sonra ari bali yemek istemiyoruz. Biz siz bal yapin, bize profesor bali yapin biz ondan yemek istiyoruz desek. Bize ari gibi bal yapabilir mi profesorler?
-Yapamazlar dedi.
-Peki profesorun yapamadigi bali, bir sinek nasil yapabiliyor? Kuran’da Nahl suresi var. Orda Allah diyor ki : Ben ariya vahyediyorum, emrediyorum insanlar icin sifali olan bali uretiyor. Kuran’da iki yerde sifa kelimesi gecer. Birinde Allah’in Peygambere vahyettigi Kuran’in inanlara sifa oldugu soylenir, digerinde ise Allah’in arilara vahyettigi balin butun insanlara sifa oldugu soylenir.
Yildirim iyice saskin vaziyette bakiyor. Necmi abi devam ederek:
-Mesela 5 kisilik bir taksi, saat kulesinin etrafinda kendi kendine doner mi?
-Tabi ki donmez, dedi Yildirim.
-Peki 5 kisilik taksi kendi kendine donmezken 7 milyarlik dunya kendi kendine nasil donuyor? Demek ki onu bir donduren var . Yildirimcigim hic baklava baklavacisiz baklavalasir mi?
Yildirim gulumseyerek —Hayir, dedi
-Iste maalesef modern bilim baklavayi goruyor ama baklavaciyi gormek istemiyor.
-Yahu siz nereye takiliyorsunuz? Hocaniz kim? dedi Yildirim
-Sevgili kardesim benim Hocam Bediuzzaman’dir, ben onun yazdigi eserleri okurum dedi Necmi abi.
-Yapma ya o mu hocaniz?
Necmi abi :
-Sen bize takil neselenirsin , dedi
-Belli ya cok neseli bir insansin, bir odundan neler cikardin, dedi Yildirim.
-O bu bisey mi Yildirimcigim biz de daha ne odunlar var .
Guluserek vedalasip ayrildilar.
Yazarı : Feti Alaçam
CEN.NET CAFE… Ağustos 16, 2007
CEN.NET CAFE…
Falanca Camii imamı Abdullah hoca, resmi işlerini yaptırmak için nüfus müdürlüğüne gider.Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet-cafenin yolunu tutmak zorunda kalır. Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim CEN.NET CAFE… “fesüphânallah’ lar, estağfirullah’ lar çektirir hoca efendiye, hem de ardı arkasınca: Cafe işleten delikanlıya hacetini söyler:
- Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?
- Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim. Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulunduğu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline. Demek ki der gençlerin giripte bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır. Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak,huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur. Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir “fesuphanallah” daha çeker
ve:
- Âhir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine…
Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur Abdullah amca. En azından bu da bir hürmet ifadesidir. “Aferin” derken içinden, hayıflanır istemeden:
- Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.
Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, ne kendisine ne de acıdığı gençlere bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir:
- Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?
- Buyurun amcacığım, ne soracaktınız?
- Sen Allah’ı bilir misin?
Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları, her baktığında bir “fesuphanallah” daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır. Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:
- Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini nasıl bilmez amca? Hayretle sormaktan alamaz kendisini:
- Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah’ı, bana bir anlatır mısın?
Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:
- Bu bilgisayar ile biliyorum amcacığım.
- Bunlarla mı? Delikanlı pek anlayamadım.
- Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah’ın varlığının en açık delillerinden biridir. Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca, böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir. Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını, mutlaka birisi tarafından yapılmış olduğunu söyler sana. Meselâ Darwin denilen mendebur kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki: “Bu âlet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.” Darwin bile “çüşş lan deve” der. Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:
- Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım?
- Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlanmış, hepsi bir program tarafından idare ediliyor. Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur; yani bir mânâda farzı muhal buranın tanrısı benim. Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar
oluyor. Hemen yakalıyorum kerataları. “Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle! Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılıvereceğinizi mi zannettiniz? ” “Paramız yok abi!” derlerse; “Yok öyle yağma!” deyip cezalandırıyorum. İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camlan silip tuvaleti temizlettiriyorum. Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insandan? Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatın, kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı? Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?
- Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah’ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?
-Ben Allah’ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.
- Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım? Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:
- Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır. Birbirlerine benzemezler. Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka. Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır. Kamerası vardır, ses düzeni vardır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır. Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti. Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu. Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama delikanlı ile muhabbete devam etmek istedi.
- Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?
- Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda kendimi yeterli görmüyorum.
- Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardıma olabilirim belki evlâdım.
- Neler yapmam gerektiğine dair surdan biliyorum amca: Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş. Ben de gönlümde sadece O’na ve sevdiklerine yer vermeliyim, onun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım. İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman onu söylemeli, onu anlatmalıyım. Son olarak bana verdiği bu bedeni onun nzası istikametinde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu onun yolunda eskitmeliyim. Benim bildiğim bundan ibaret…
- Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!
- Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki! Gidilecek yolu bilmek ayn, usulüyle yolda yürüyebilmek apayn bir şey… Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse, Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFİS virüsünü aktif hale getiriyor. Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir virüs programı bulmam lazım belki de..
- Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: TASAVVUF anti-virüs programlarından birisini gönül Hard-diskine kuruyorsun ve her gece kalkıp güncelleyerek, virüs taraması yapıyorsun evlâdım.
Delikanlı aldığı cevaptan hem şaşırmış hem hoşlanmışû. Hoca efendiye
tebessüm ederek:
- Amca bu programı nereden indirebiliriz acaba? Bildiğin bir site var mı? dedi. Hoca efendi aynı tebessümle cevap verdi:
- Bunun korsan sürümlerine çok dikkat etmek lâzım evlat. Ehline müracaat ederek lisanslı bir program yüklemelisin bence.
- Sizde var mı öyle bir program?
- Var da, ben yüklemeyi bilmiyorum, ama istersen tanıdık bir programlama biruzmanı tavsiye edebilirim.
- Çok sevinirim, diyen delikanlı, Abdullah Hoca ile tekrar buluşacaklan bir gün kararlaştırarak, hoca efendiyi dükkanından uğurladı. Ve ümit dolu tebessümlerle
arkasından bir müddet seyretti….
GÖNDEREN CEMİLE KOCAER ZEYTİNBURNU/İSTANBUL
SEN OLACAKSIN Ağustos 16, 2007

SEN OLACAKSIN
Her şeyin bir sonu olduğu gibi
Benimde sonum sen olacaksın
Dünden bu güne olduğu gibi
Yarında yolum sen olacaksın
Unutmak seni ancak ölümle
Sende bunu bir gün anlayacaksın
Saatim dolup öldüğüm zaman
Bil ki son nefesim sen olacaksın
Hep Allah tan istedim dualarımda
Yarında istediğim sen olacaksın
Kader yar etmezse sevdiğim seni
Mahşerde beklediğim sen olacaksın
Hikmet GÜNDÜZ 1977
önemli hatırlatma
Sitedeki şiirler şahsıma ait şiirler olup kaynak ( site adresi ve şaiirin ismi)
verilmeden kullanılması yasaktır.Bu aynı zamanda emek hırsızlığı olup kul hakkını ihlaldir.
OSMANLIYI OSMANLI YAPAN DEĞERLER Ağustos 14, 2007
OSMANLIYI OSMANLI YAPAN DEĞERLER
Üç kıtaya hükümran olmuş,cihan devleti Osmanlının 600 sene boyunca dünya sahnesinde kalabilmesinin sebeplerinin ne olduğu konusu bugün hala tartışılan bir konudur.Biz bu konudaki araştırmaların, çoğunun objektif olmaktan uzak ,ideolojik ve ön yargıya dayalı araştır malar olduğu kanaatindeyiz.Bu gün osmanlı tarihi ile ilgili tarih diye önümüze konulan resmi tarihin, millet olarak bizim fotoğrafımızı yansıtmadığı, bize uymadığı ve gerçek tarihimizle örtüşmediği açık bir gerçektir.Objektif ve gerçeğe dayalı verilerden yola çıktığımızda görürüzki; Osmanlıyı osmanlı yapan asıl ruhun, Osmanlıyı osmanlı yapan değerler manzumesi olduğunu görürüz.Bu değerlerin devlet olarak ortaya çıkması Yüce hünkar Osman gazi ile başlamış sonra diğer osmanlı sultanlarının şahsiyetinde devam etmiştir.Osmanlı devletinin temelleri bu değerler üzerine inşa edilmiştir.Bir çok Osmanlı sultanlarının hayatlarını yakın mercek altına aldığımızda, genel anlamda Allah Rasülünü aşk derecesinde sevip,yine aşk derecesinde islama bağlı olduklarını görürüz.Başta Osmangazi hazretleri olmak üzere birçok osmanlı padişahanın devlet idaresinde temel kırıter olarak Allah Rasülününü kendilerine örnek aldıklarını görmekteyiz.Osman gazi hazretleri bu şahsiyetlerin ilki ve en önde gelenidir
O Osman Gaziki; bir gece Osmanlının manevi mimarlarıdan Şeyh Edebalinin evinde misafir olarak kaldığında;Kendisine istirahat icin gösterilen odada, duvarda asılı olan Kur’an-ı Kerim’i görünce, ancak müttakilere yaraşbilecek bir davranışla kurana olan saygısından dolayı o gece sabaha kadar uyumamış Şehy Edebali sabahleyin bu durumu fark edip kendisine niye yatmadığını ile ilgili soruyu soruncada “Kuranı bulunduğ bir odada ayağımı uzatıp yatmayı Kurana ve o kitabı gönderen Allaha saygıslık adderim ” diyerek şahsiyetine yakışan bir cevap vermişir. Seyh Edebali bu durumdan cok memnun kaldıgı için kendisini kızı ile evlendirmis ve hayır dualar etmistir.
Şüphesiz bu saygı bugünkü gibi Kuranın dışına ve görüntüsüne olan bir saygıdan ibaret değil, Kuranın kendisine ( içindeki o mukaddes ve ulvi değrlere ) gösterilen bir saygı idi.Aslıda şöyle de denebilir. Allah kendisini ve peygamberini samimi olarak seven bir dostuna kitabına verdiği o güzel değer ve kıymet karşılığında ,Altı saatlik bir hürmete binayen altı yüz sene sürecek bir devleti bahşetmişir.Osmanlıı manevi mimarları olan Allah dostlarının manevi ikliminde yetişen nice Osmanlı sultanları ile birlikte , bu süreç asılar boyu devam etmişir. Baktığımızda Osman gazideki bu hasletleri bir çok Osmanlı Sultanlarıdada görmekteyiz.Onları her biri Kurana ve Peygamberin sünnetine sıkı sıkıya bağı birer Allah dostu idi. Ahir ömürlerini bu uğurda, Allahı dinini yer yüzünde ulaşbilecekleri en uç noktaya kadar götürmenin, yaymanın mücadelesi ile geçirmişerdir. sonundada * ” Kim Allahı,Rasulünü ve iman edenleri dost edinirse bilsinki Allahı yardımı onların üzerinedir. Üstün gelecekte onlardır.Allahı tarafııtutanlardır.( Maide 56 )Ayeti celilesinin bir sonucu olarak üç kıtaya hükümran olmuşardı.
ŞEYH EDEBALI’NIN OSMAN BEYE NASİHATI
Oğul;
İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler!
Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir.
İki paralık güneş aldanıp sonrada karda ayazda kavrulup gitme.
Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin!
Ama;
Bunları nerede nasıl kullanacağını bilmezsen,
Sabah rüzgarında savrulur gidersin.
Öfke ve benliğin bir olup aklını yener!
Daima sabırlı sebatlı ve iradene sahip olasın.
Azminden dönme!Çıktığın yolu taşıyacağın yükü iyi bil!
Her işin gereğini vaktinde yap!
Açık sözlü ol her sözü üstün alma!
Gördün söyleme, bildin bilme!
Sözünü unutma! Sözü söz olsun diye söyleme!
Ananı, atanı say, bereket büyüklerle bearberdir.
Sevdiğin yere sık gidip gelme kalkar muhabbetin itibar olmaz.
Üç kişiye acı;
Cahiller arasında alime,
Zenginken fakir düşene;
Hatırlı iken itibarını kaybedene!
Unutma ki; yüksekte yer tutanlar aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Düşmanını çoğaltma; düşmanlığın başını da sonunuda sen belirle.
Haklı olduğun da kavgadan korkma!
Bilesin ki;
Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler
Osmanlı Sultanlarıdaki islami Hassasiyet
Sultan II Beyazıd ( Veli )
Beyazid meydanıdaki caminin inşatı bitmiş sıra açılışa gelmişi; Açılış bir Cuma günüydü Padişh Sultan Beyazı etrafıdakilere şöyle emretti, – Her kim Ömrü boyunca ikindi ve akşam namazlarının sünnetini hiç terk etmemişe önümüze geçsin ve bügün bize Cuma namazını kıdırsın buyurdu.Sonra kendisinden başa hiç kimsenin olmadığını ferk eden Sultan Beyazid bir adım öne çıkarak imam olup Cuma namazını kıldırdı. O Şanlı Peygamberine öylesine bağı bir Sultan idi ki; barışta ve savaşa Allah Rasülünün hiç bir sünnetini terk etmemişti.
Sultan Yıdırım Beyazid ve Molla Fenari
Osmanlı Devletinin dördüncü hükümdarı Sultan YILDIRIM BEYAZİT bir dava ile ilgili olarak şahit gösterilmişti.Bursa kadısı olan Molla fenari’nin huzuruna gelerek konuyla ilgili ifade verecekti. Yıdırım Beyazid konuyla ilgili gördüklerini anlatmaya başlamıştıki Molla FenariPadişhın sözünü keserek ona şöyle dedi
-Vakit namazlarını cemaetle kılmıyorsunuz sizin şahitliğnizi kabül edemem! Salondakiler buz gibi olmuşu.Molla Fenari huzuruna gelen koca osmanlı Padişhını şahitliğini Sıf namazı cemaatle kılmıyor diye reddediyordu. Kadı efendi devam etti-Hakka ibadette kusur edenin,halkın hukukunda yalan yere şahitlik edebilme ihtimali vardır.Herkes çabuk asabileşen hükümdarı kadıya karşı ağır hakaretler yapacağını ıbekliyordu.Fakat Yıdırım Beyazid bu hükme rıza göstererek Kadı Efendinin huzurundan sesizce ayrıldı.
YAZARIN YORUMU
Alın size adalet alın size kanun köle de bir sultanda bir.
Fatih Sultan Mehmet
FATİH SULTAN MUHAMMED HAN’ IN VAKFİYESİ
——————————————————————————–
Ben ki İtanbul Fatihi Abd-i Aciz Fatih Sultan Mehmet Han, bizatihi alun terimle kazanmış olduğum akçelerimle satun alduğım İstanbul’ un Taşlık mevkiinde kaim ve malümu’ l-hudut olan 136 bab dükkanımı aşağıaki şartlar muvacehensinde vakfı sahih eylerim.
* Bu gayrımenkulatımdan elde olunacak nem’alarla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim.Bunlar ki, ellerindeki bir kap içinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezerler.Bu sokaklara tükürenlerin, tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki yevmiye 20′şer akçe alsınlar.
*Ayrıa 10 cerrah, 10 tabib ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasp eyledim.
Bunlar ki, ayın belli günlerinde İstanbul’ a çıkalar, bil istisna her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar, var ise mümkün ise şifa olalar.Değilise kendilerinden hiçbir karşılık beklemeden Darülacezeye kaldırılarak orada salah buldurulalar.
*Maazallah herhangi bir gıda maddesi buhranı da vaki olabilir.Böyle bir hal karşısın da bıakmış olduğum 100 silah, ehli erbaba verile.Bunlar ki hayvanat-ı vahşnin yumurtada veya yavruda olmadıüı zamanlarda balkanlara çıkıp avlanalar ki zinhar hastaları gıdasız bırakmayalar.
*Ayrcıa külliyemde bina ve inşa eylediğim imaret hanede şehit ve şühedanın yakınları ve Medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler.Ancak yemek yemeye veya almaya bizatihi kendüleri gelmeyenlerin yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle.
YAZARIN YORUMU
Zatı şahanelerinin devletin yönetiminde bu kadar hassas olup kapı kapı vurularak yoksulları ve hasta olanları tespitini yaptıararak, her türlü ihtiyaçlarını gecenin loş karanlığında kimseler görmeden onları gururunu kımayacak bir şkilde kapılarına kadar ulaştırması imani bir sorumluluk ve İslami bir hasasiyetten ileri geliyordu.Bu HZ.ÖMER (R.A) ı ş öğetisinden Kaynaklanıordu. ” FIRATIN KENARINDA BİR KOYUNU KURT KAPSA ALLAH ONU ÖMERDEN SORAR” işe bütün mesele onları herbirisinin ömerleri kendi hayatlarına taşıyabilmeleri idi.
FATİH VE AKŞMSETTİN
Fatih Sultan Mehmet beyaz atına binmiş ordusunun önünde, İstanbul’ ilk defa giriyor, hemen yanında O’nu yetişiren hocası Akşemsettin, Mola Hüsrev ve Molla Gürani yer alıyordu. Şehir halkı yol boyunca dizilmiş heyecanla Türk Ordusuna bakıyordu.Bu arada halk arasıdan bir çok kimse, ellerindeki çiçek demetini Padişha Sunmak için ileri atılıyor. Hepsi de Akşmsettin’i ak sakalıyla ve duruşyla Padişah sanıp çiçekleri O’na sunmaya çalılışınca Akşmsettin atını geri çekip göz ucuyla Fatih’i göstererek:- Sultan Mehmet odur., çiçekleri ona veriniz, demek istiyordu. Fatih Sultan Mehmet, çiçeklerle kendisine doğu yürüyenlere Hocası Akşmsettin’i göstererek:
- Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama O da benim hocamdır diyorordu.
YAZARIN YORUMU
İşte ilme verilen değer,işte Alİmin önünde en büyük makamın gösterdiğİ tevazu.
FATİ SULTAN MEHMET’İN YARGILANMASI
İtanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, cami inşaatı sırasında kullanılacak iki mermer sütunu Sinan Atik isimli Rum mimara teslim eder. Mimar, sütunları 3’er arşın kesip kısaltınca. Buna kızan Fatih de mimarın elini kestirir.Mimar, padişah aleyhine dava açar. Fakat ne Galata ne de Eyüp kadıları padişhı yargılamayı göze alamaz. Şikâyeti Üsküdar Kadsı Hızır Bey kabul eder ve davayı açar. Mahkemede celb edilen büyük padişah, baş köşye geçmek istediyse de davacıyla birlikte mahkeme huzurunda ayakta bekletilir. Yargılama sonunda padişah suçlu bulunur. Ceza olarak mimara yapılan haksılığın bedeli olarak aynı cezanın Fatih sultan Mehmete tatbik edilmesine, yani padişhıN elinin kesilmesine karar verilir. Rum mimar, mahkemenin verdiğ bu büyük karar karşısında şaşkına döner ve davasından feragat eder.Mimar, kısas istemediğ için Fatih, günde 10 altın tazminata mahkûm olur ve tazminatı kendiliğinden 20 altıa çıkarır. Böylece padişhın eli kesilmekten kurtulur. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre , karardan sonra Fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; “Eğer sen Allah’ın hükmünü uygulamayı, elimi kesmeye beni mahkum etmeseydin bununla başını paramparça ederdim.” der.
Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir:
“Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim.” der.
YAZARIN YORUMU
Adalet köleyede kralada eşit şekilde uygulandığı zaman adalet olur.Bu ise bir devleti ayakta tutan o devletin en önemli temel taşlarıdan biridir.Adaletin ise kaynağını islamdan alır.
Ağca Asıan Zekat Parası
Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslümanın günlerce dolaşıp 0 yılın zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamayınca bunun üzerine zekatı tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlundaki bir ağca asıp, üzerine de: “Müslüman kardeşm, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek bir kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al” diye yazdığını ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığını biliyormuydunuz ?
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN VE ASMA AĞACINA ASILAN PARA
Kanuni Sultan Süleyman Han, haçlı saldırılarına son vermek üzere ordusuyla sefere çımıştı Ordu, ağır ağır ilerliyordu. Yol dar olduğundan, ordu mecburen üzümbağları içinden geçiyordu. Hava çok sıak olduğndan asker susuzluktan yanıyordu.Çok güzel üzümleri bulunan, bir bağdan geçerken, askerin biri dayanamayıp, bağdan bir salkım üzümü kopararak biraz olsun susuzluğnu giderdi. Sonra da, asma ağcına, yediğ üzümün çok üzerinde bir para bağlayarak, yoluna devam etti.
Çok geçmeden mola verildi. Asker, kan ter içinde bir köylünün koşrak geldiğni gördü. Hıristiyan köylü ısrarla Padişah ile görüşek istiyordu. Köylüyü Kanuni’nin huzuruna götürdüler. Kanuni sordu:
- Nedir bu hâlin, kan ter içinde kalmışın, yoksa askerler sana zarar mı verdi? diye sordu. Bağ sahibi,
- Ben şikayet için değil memnuniyetimi bildirmek için geldim. Böyle bir askeri, böyle bir komutanı tebrik etmemek insafsızlık olur dedi.Kanuni;- Askerlerim sizi memnun edecek ne yapmışlar? diye sordu.
- Askerleriniz bağdan geçtikten sonra, asmanın dalında bağlı bir kese gördüm. İçini açtığımda para vardı. Dikkatli baktığımda, bir salkım üzümün koparıdığını gördüm. Anladım ki koparılan üzümün parası olarak bırakılmış sizde böyle güzel ahlaklı asker olduğ müddetçe sıtınız yere gelmez dedi.
Kanuni, derhal o askerin bulunmasını emretti. Hıristiyan köylü, bu askere ne gibi mükafat verilecek diye merakla beklemeye başadı. Nihayet asker bulunup, Padişhın huzuruna getirildi.
Kanuni,
-(Niçin izinsiz iş yaparsın? Parası verilmiş olsa bile, sahibinden habersiz mal almanın caiz olmadığını bilmiyor musun?) diyerek askeri azarladı Sonra da, (Bu asker derhal ordudan uzaklaştırılsın) diye emir verdi.Hıristiyan köylü heyecanla Kanuni’ye sordu:
- Ben bu askerin mükafatlandırılması için gelmiştim, siz onu niye cezalandıdırdınız? diye sordu. Kanuni
- Kursağında, haram lokma bulunan bir askerle zafer kazanılmaz. Bunun için ordudan attım. Eğer aldığı 0 üzümün parasını bırakmamış olsaydı zalimlerden olurdu. İşte o zaman kellesini bile zor kurtarıdı..diye cevap verdi.
Aynı ordu, Belgrat yakınlarıda, yine mola vermişi. Askerler, susuzluklarını gidermek, abdest almak için çeşme arıyorlardı Bir manastır yakınında çeşme bulup, ihtiyaçlarını giderirken, rahip, birkaç rahibeyi iyice süsleyip, çeşmenin başucuna gönderdi. Kadınların geldiğni gören askerler, hemen çeşmenin başucundan çekilip, sırtlarını döndüler, süslü kadınlara yan gözle bile bakmadılar.Bu durumu uzaktan ibretle seyreden rahip, hemen Haçlı kumandanına şunları yazdı “Siz bu ordu ile nasıl baş çıkabilirsiniz? Bunlar kadına,kıza, mala,mülke önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini feda ederek, Allah yolunda savaşıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar. Siz onlardaki bu özellikleri ortadan kaldırmadan, onlarla savaşıp boşuna kendinizi ölüme atmayıın! diye haber gönderdi
YAZARIN YORUMU
İşte islam ahlakıyla donanmış bir ordu ve onun muzaffer komutanı.Öyle bir komutanki yediği bir salkım üzümün parasını asma ağacına asan askerin davranışını dahi ahlaksızlık kabul edip o askeri seferden men edebilecek kadar takva sahibi ve ağzından çıkan kurşun gibi söz ” KURSAĞINDA HARAM LOKMA BULUNAN BİR ASKERLE ZAFER KAZANILMAZ ” Bedelini ödese dahi izinsiz almayı haram kabul eden bir anlayış.Bu mahşer ve hesap verme öğretisine dayanan bir anlayıştı.Bu anlayışa sahip orduların sayıları azda olsa dahi Allahın görünmez orduları sayesinde onların yardımı ile her zaman düşmana karşı galip ve muzaffer olmuşlardır.
Kanuni Sultan Süleyman’ın mezarına koymak istediği sandık
Kanuni Sultan Süleyman Hanın, vefat ettiğnde yerine getirilmesini istediğ bir vasiyeti vardı.Bu vasiyet, şahsına özel ağaçtan yapılmış küçük bir sandık idi.Kendisi defnedilirken vasiyeti gereği mezarda yanına konmasını istendi Hayatı seferlerde geçen Sultan Süleyman yine bir seferde iken vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilince derhal defin işemlerine başandı. Bu vasiyeti üzerine sandık meydana çıkarıdı ve hazır tutuldu.Büyük hükümdarın cenaze töreninde şüphesiz bütün devlet erkanıda hazır idi. Şeyhül islam Ebusuud efendiye, Sultan Süleyman’ın böyle bir vasiyeti bulunduğu söylendi. Ebussuud efendi “Zinhar böyle bir vasiyeti yerine getirmeyeiz, dini mübine yani İslam’a uymaz” dedi.Nihayet vasiyetin yerine getirilmemesi kararlaştırıldı .Küçük sandık mezara konulmadı ama içinde ne vardı ? dünyanın en büyük hükümdarı mezarına ne koymak istemişti merak edildi. Herkesi bunun merakındaydı.Bu vasiyet yerine getirilmediğine göre sandık açılmalıydı.Nitekim öyle yapıldı Sandığın içi, Kanuni’nin yapacğı işlerin, vereceği kararların dine uygun olup olmadığı hakkıda Şeyhül islamdan aldığı fetvalarla dolu idi. Bunun üzerine Ebussuud efendi, “Hey büyük sultan, sen Allah katıda kendini temize çıkardın, mesuliyeti bize atın, biz nası bunun altıdan kalkacağız bakalım” diye ağadı.YAZARIN YORUMU
Şu maneviyata bakın,şu takvaya bakın ve şu imana bakın.Sultanlar sultanını rehber edinenlerin sultanlığına bir bakın böyle bir kumndan , böyle bir orduya hangi kaleler dayanabilir,hangi ordular karşı durabilirki SENİ ÖZLÜYORUZ EY KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN,SENİ ÖZLÜYORUZ EY YAVUZ SULTAN SELİM,SENİ ÖZLÜYORUZ EY FATİH SULTAN MEHMET
YAVUZ’UN TEVAZUU
*Büyük Cihangir Yavuz Sultan Selimin günde 3 saat uyku uyuyup tahta kaşıkla tek çeşit yemek yediğni ve herhangi bir saray halkıdan ayırt edilmeyecek kadar sade giyindiği ve bunu soranlara:
Vezirlerin ve beylerin süslü giyinmeleri , padişahlarıa saygıdan ileri gelir . Biz kime şirin görünmek için süslü giyinelim ki ?
Bizim padişhımız Allah(cc) vücudun dışına değil içindeki cevhere (imana ) bakar diye veciz bir cevabı vardır.
SİNA ÇÖLÜ VE YAVUZ
Yavuz Sultan Selim Han Mısır seferine giderken Sina çölünü 12 günde geçmiş, bundan 300 yıl sonra gelen Napolyon geçmeyi denemiş ancak geçememiştir. I. Dünya Savaşında bu çöl tanklarla ancak 13 günde geçilebilmişir.Yavuz’un bu çölü nası geçtiğini araştırmak için Amerika ve birçok ülkede üniversitelerde araştırma kürsileri kurulmuşur. Yavuz çölde giderken birden atıdan aşağı iner ve yürümeye başar. Padişah inince komutanlar ve askerlerde atıdan iner. Padişh’ı veziri Hasan Can Yavuz’un yanına yanaşarak aman efendim niçin at üzerinden inip yürüyorsunuz diye sorunca Yavuz: ”Hasan görmüyor musun Allah’ın Resulu önümüzden yürüyor,bize rehber oluyor. Peygamberler Peygamberi yürürken biz nasıL at üstünde gideriz.” diye haykırdı.
YAZARIN YORUMU
Allah rasülünün Önünde rehberlik yapacak kadar Allahın sevgisine ve yardımına mashar olmuş hem madde hemde mana aleminin sultanı . gerçek sultanlığa yakışır bir sultan.Böyle manevi önderlere acilen ihtiyacımız var.
GURUR VE KİBİRDEN KORKMAK Büyük Türk Padişhı Yavuz Sultan Selim, sert ve gerektiğinde şiddete başvuran bir hükümdar olmakla beraber, dindarlığı, Allah’a ve Resulüne bağlığı bu konuda iddialı olanların bir çoğunu geride bırakabilecek bir yaşantıya sahipti .Suriye ve Mısırı fethedip Kölemenler devletini yıktıktan sonra mukaddes emanetler ve “Müslümanların halifesi” unvanı kendine geçmiş artık camilerde hutbeler Yavuz Sultan Selim adına okunuyor ve kendisinden “Hakimü’l-Harameyn” (Mekke ve Medine’nin hakimi) diye bahsediliyordu O bu “Hâkimü’l-Harameyn” ifadesini kutsal yerlere saygıyla bağaşaz bulmuş “Hâdimu’l-Harameyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı olarak değşirmişti büyük zafer ve kazançlar elde edilerek Suriye ve Mısır seferinden dönen YAVUZ SULTAN SELİM dönüşe ikindi vakti bu günkü Üsküdar’a gelmişi.Bütün beylere paşalara emir verdi ki gece oluncaya kadar Üsküdar’da kalınacak, karşıya karanlık basınca geçilecekti Bazı yetkililer gündüzden geçilmesini daha uygun bulduklarından geceyi beklemenin niçin gerekli görüldüğnü sormak cesaretinde bulundular Padişah da açıklama büyüklüğünü gösterdi: “Bütün dünyada yankı uyandıran büyük bir zafer, şan ve şerefle dönüyoruz Gündüzün istanbul’a geçtiğmiz takdirde halk büyük bir karşılama yapacak tezahüratta bulunacak. Bu da nefsime bir gurur getirebilir Bundan Allah’a sığınırım Buna meydan vermemek için payitahta gece geçeceğiz” buyurdu.
YAVUZUN HOCASINA HÜRMETİ
*Yavuz Mısır seferinden dönüyordu. Bir ara yanında at süren devrin alimi Kazasker İbn-i Kemalin atının ayağı altıdan sıçrayan çamurlar , Yavuzun üstünü başını,perişan etmişti . İbn-i Kemal utancından ne diyeceğni bilemiyordu. Durumun kötü olduğnu gören padişah : “Hocam dedi; Üzülmeyiniz, bir alimin atının ayağından sıçrayan çamurlar dahi bize şref verir, öldüğüm zaman bu çamurlu kaftanı sandukamın üzerine koysunlar” dedi.Gerçekten Yavuz vefat ettiğ zaman vasiyeti yerine getirilmiş ve o çamurlu kaftan sandukası üzerine konmuştu.
YAVUZ’UN ÖLÜMÜ
* Bir gün Yavuz çok sevdiğ Hasan Can’a :
-Bire Hasan dedi, arkamda bir diken var batar canımı acıtır durur.Hasan Can padişhın sırtında henüz kızarmamış sert bir çıban gördü. Durumu padişaha anlattığında padişah sıkmasını istedi. Sırtındaki çıban kısa bir süre sonra büyüdü ve padişha sızı vermeye başladı. Doktorlar bir türlü çare bulamıyorlardı. Öleceğ gün idi .Vücudu ateşer içinde yanıyordu başucunda Kur’an okuyan hasan cana :
-Hasan Can Ne haldeyim nasılım? diye sordu
Hasan can yaşlı gözlerle :
-Devletlim dedi. Allah’a kavuşak zamanı. Ona teveccüh ediniz dedi.
Padişh gülümsedi .
-Ya bunca zamandı sen bizi kiminle sanıordun? Allah’a teveccühümüzde bir kusur mu gördün? dedi.
DEVAM EDECEK
KIRK YAŞ Ağustos 13, 2007
40 YAŞ
Artık yaşım 40 oldu kemale erdim
Yaratılış gayemi bildim öğrendim
Her şey sıfıra (0) eşmiş bir ALLAH başka
Ben onu tanıdım ben onu sevdimSultanlar sultanını rehber eyledim
Nice bilinmezlerin sırrına erdim
Gerçek dostu buldum vuslata erdim
Ben onu tanıdım ben onu sevdimBıraktım her şeyi ona yöneldim
Makamı serveti bir pula verdim
Yalanmış boşmuş ondan başka her şey
Ben onu tanıdım ben onu sevdimNice yanlış adreslerde dolaştım gezdim
40 yaşına gelince gerçeği sezdim
Gönlümü kalbimi Allaha verdim
Ben onu tanıdım ben onu sevdimHikmet Gündüz 01/03/1999 2:45
YASAL UYARI
Sitemizde yayınlanmakta olan şiirler şahsıma ait olup yasal güvence kapsamındadır.
Şiir kaynak ( site adresi ve şaiirin ismi ) verilmeden kullanılması ve yayınlanması yasaktır.
Bu aynı zamanda emek hırsızlığı olup kul hakkını ihlaldir
YALAN Ağustos 13, 2007
YALAN
Bu dünyanın temelinde var yalan
Sevmek yalan,sevilmek yalan,aşk yalan
Mutluluk bir heves tatlı bir rüya
Gerçek olan göz yaşıdır mutluluk yalanKim ermiş ki muradına gerçekten sevmişte
Kim varmış ki sonuna bu yollara düşmüşte
Kavuşmayı özlerken ayrılığı bulmuşuz
Gerçek olan ayrılıktır kavuşmak yalanŞu hayat ağacında birer yaprağız
Gün gelir dalımızdan düşeriz bir gün
Bir varmış bir yokmuş olur ömrümüz
Anlarız ki bütün bir ömür yalan
Hikmet GÜNDÜZ 1977Önemli uyarı
Şiirler şahsıma ait şiirler olup kaynak ( Site adresi ve şaiirin ismi )verilmeden kullanılması ve yayınlanması yasaktır.Bu aynı zamanda emek hırsızlığı olup kul hakkını ihlaldir.
BİL BENİ Ağustos 13, 2007
BİL BENİ
Hep böyle göreyim sevdiğim seni
Gül yüzüme huzur ver mutlu et beni
Anneni kardeşini herkesi sev amma
İlk başta bir tanem ilk başta beniAklından kalbinden hiç silme beni
Her şeyi unutsanda unutma beni
Allah’a el açıp yalvarıp durduğun
Yegane tek isteğin duan bil beniYıllar eskise de sen eskime hiç
Abu hayat suyun şifan bil beni
İç beni yudum,yudum sevgimle sarhoş ol
Bedeninde taşıdığın canın bil beniEl ele yürüyelim hayat yolunda
Dört mevsim içinde bahar bil beni
Sen nadide bir çiçek bende bir arı
Çevrende vızıldayan arın bil beniDilinden hece hece dökülünce dualar
Benide hatırla birtanem untma emi
Ben razıyım senden Rabbimde razı olsun
Cennettede sevdiğim ,eşim ol emi02/03/1994 Hikmet GÜNDÜZ
ÖNEMLİ UYARI
Şiirler şahsıma ait olup kaynak (site adresi ve şairin ismi yazılmadan ) verilmeden kullanılması vey yayınlanması yasaktır
BİR OLMAK Ağustos 12, 2007
BİR OLMAK
Bir olmak;Bir benzeri olmamaktır
Birler hep dildedir,birler hep gözdedir Unutmaki ya Birsin yada büyük bir Hiçsin
BİR değilsen eğer,varlıkta bir Yokluksun
Öyle bir,bir ol ki ismin cihan şümul olsun
Bir olmak kolay değil, herkesin harcı değil
Bir olmaya giden yol BİRİ bilmekle başlar
BİR ( ALLAH ) olmasaydı hiç bir şey olmazdı
Biri bilmeden ,
Bir şey bildim deme ,bir yere geldim deme
Biri bilmiyorsan eğer,bilki hep sıfırdasın
Ne kadar yol gitsende daha yolun başındasın
Biri bilmeden bir yerlere varılmaz
Niçinlere nedenlere asla cevap bulunmaz
Bütün mesele bir olmakta ve bunu başarmakta
Bana sorarsan eğer, bir olmak nedir diye
Derimki..;Bir olmak umutlarda olmaktır Bir olmak ;Rüyalarda olmaktır Bir olmak ;Delicesine hasretle aranmaktır
Bir olmak; Güneş gibi karanlığa doğmaktır
Bir olmak; En sevgili, sevgililer sevgilisi
Bir olmak; HZ Muahmmed (a.s) olmaktır
Bir olmak ;Onunla mağarada bulunmaktır Bir olmak ;Sadık dost Ebu Bekir olmaktır
Bir olmak;Bir Hz.Ömer,Bir Hz.Osman, Bir Olmak ;Bir Hz.Ali olmaktır
Bir olmak ; O kutlu kervanın içinde yer almaktır Peki ben neyim senin gözünde diyorsan Ey Yar Derimki Sende benim canımsın birtanemsin BİR bana BİR ALLAHI birde SENİ hatırlatır
BİRİN hemen ardından BİR TANEEM gelir
BİRE bir dilek için açıldığında ellerim
BİR TANEM ilk sırada duamdaki ilk yerim
Her güne BİR ile başlarım ALLAH diyerek
Ve BİR TANEMİDE yanına ekleyerek
BİR ile başladığım günü BİRTANEMLE noktalarım
Bende BİR ŞAİRİM BİR OLMAK yolunda
Bu şiirde beklide ilk birdir BİR OLMAK yolunda
Farkım var fark arıyorum BİR OLDUĞUM için
Seni çoook seviyorum…..! BİR TANEM olduğun için
Bütün BİRLERE BİR TANEME selam olsun
Ve beni BİR eyleyen SENİ BİR TANEM eyleyen
BİRLERİN il biri O RABBİME hamd olsunHikmet GÜNDÜZ 15/3/1999
Önemli hatırlatma
Şiirlerim yasal güvence kapsamında olup site adresi ve şaiirin ismi verilmeden kullanılması yasaktır.
Bu aynı zamanda emek hırsızlığı olup kul hakkını ihlaldir





